Saturday, September 6, 2014

Swimming School (New Beginning)

 
          Lise kaydını bitirdikten sonra binadan çıkıp bahçede sıralanmış aktivite kulüplerine göz atmaya başladı. Belki kendi yeteneklerine göre bir tane bulabilirse derslerin sıkıcılığından onu kurtarabilecek bir kahramana sahip olabilirdi. Küçüklüğünden beri yüzen ve futbol oynayan ufaklığın en büyük hayali lisanslı bir futbolcu olup Avrupa’da büyük takımlarda top koşturmaktı. Ne yazık ki henüz ortaokuldayken, babasını, kanser denen hastalık çalıp Aiden’ın hayallerini de babasıyla beraber götürmüştü.


Annesiyle bir başına kalan ve evin sorumluluğunu üstlenmek zorunda olan Aiden hemen çalışma hayatına da atılmıştı. Her öğleden sonra okul çıkışı bir kafede garsonluk yapıyor, akşam geç saatlerde eve dönüp gece yarısına kadar da ödevleriyle ilgileniyordu. Süpürüp halının altına attığı hayalleri bir yana artık tek dileği annesine daha iyi bir hayat verebilmekti. Nitekim annesi de onu yarı yolda bırakmış, eşinin ölümünün üzerinden bir sene bile geçmeden evlenip oğlunu terk etmişti.


Henüz ergenlik döneminde tam da her şeyin ruhsal ve fiziksel olarak değiştiği bu zamanda üst üste acılar yaşamak ve lanet olası ülke yasalarının gereğince yetiştirme yurduna verilmek iyiden iyiye Aiden’ı yaralamıştı. Annesi tarafından bile terk edilen bu çocuk artık kime güvenebilirdi.


Futbol kulübü açılmamış mıydı? Hayal kırıklığını belli etmek istercesine boynunu büküp ofladı. Masalara bakınmaya devam ediyordu. Yüzme Kulübü! Hemen masaya yaklaşıp ismini yazdırdı, sınıfını söyledi ve basit üyelik kartını cebine atıp, oradan ayrıldı. Yurda dönmeden önce Mimi ile birlikte ayakkabı almaya gideceklerdi. Aylardır kafeden kazandıklarını almak istediği o spor ayakkabı için biriktiriyordu.


“Nerede kaldı bu fasulye sırığı?” söylene söylene ara sıra da okul kapısını kontrol ederek kendi etrafında daire çiziyordu.

“Aiden!” Mimi uzaklardan nefes nefese seslendi. Aiden sesin geldiği yöne döndüğünde Mimi’nin kendisine doğru koştuğunu gördü.

“Dostum neredeydin, bir kayıt bu kadar uzun süremez.”

“Üzgünüm biraz fazla oyalandım sanırım, okulun içini geziyordum.” Eliyle saçlarını karıştırdı utanır gibi.

“Ayakkabı almaya gideceğiz değil mi, Mimi?”

“Elbette dostum. Haydi gidelim.” Kolunu Aiden’ın omzuna attı, beraber yürümeye başladılar.

“Bu arada yüzme kulübüne kayıt yaptırdım.”

“Bu şimdi mi söylenir abicim, ben de yaptırırdım.”

“E ortalarda yoktun ki be adam.”

“Tabi, sen de haklısın. Ben de okul açılınca katılırım.”

Çarşıya inince direk hayallerinin ayakkabısının durduğu spor mağazasına yol aldılar. Mağazanın önne gelince heyecandan ne yapacağını bilemeyen Aiden bir süre vitrinin önünde durup mankenin ayaklarında duran ayakkabıya baktı. Arkadaşının tek başına bu işi başaramayacağını düşünen Mimi, kolundan tutup Aiden’ı mağazadan içeri soktu ve onun adına ayakkabının numarasını söyleyip denemek istediklerini belirtti. Aiden’ın aptal arasında olup bitmişti her şey, çalışanlardan biri önlerinde kutuya duruyordu.

“Aiden, hadi dene şunu da alıp gidelim.”

“Ha! Ne? Tamam… Tamam…” kapağı açılmış kutunun içinden ayakkabılardan birini aldı, deneme taburesine oturdu, kenarları açılmış ayakkabısını çıkarıp elindeki yeni bebeği ayağına geçirdi. Sonra diğerini alıp aynı işlemi tekrarladı. İki ayakkabıyı da giyince ayağa kalkıp olduğu yerde birkaç kez zıpladı. Gözlerindeki mutluluk pırıltıları görülmeye değerdi. Mimi, arkadaşının çocuk sevincine ortak oldu, beraber gülüştüler. Aiden, babası öldüğünden beri ilk defa yeni bir şeye sahip oluyordu. Senelerce aynı kıyafetleri ve yurda yapılan bağışlardan payına düşen bir iki parça giyecekle idare etmişti. Mimi’nin de durumu pek farklı sayılmazdı; yine de o çalıştığı yerde arkadaşından daha çok kazandığı için, yeni bir kıyafet ya da ayakkabı almak daha kolaydı. Tüm bunların yanında, Mimi daha çok kitaba yatırırdı servetini.




Aiden, yeni ayakkabılarını ayağından çıkarmadan kasaya yöneldi, cebindeki buruşuk paraları çıkarıp kasa görevlisine uzattı. Adam gülümseyerek paraları aldı ve saymaya başladı. Ödemenin tamam olduğu onayını alan ikili mağazadan çıktılar. Aiden elinde sallayarak taşıdığı eskilerini caddede ilk gördüğü çöp kovasına attı. Yeni ayakkabılar onun için yeni bir hayat demekti, lise kaydından sonra değişimin bir diğer adımıydı.


Akşam yurt odasındaki arkadaşlarına havasını attıktan sonra ayakkabılarını çıkarıp kutusuna koydu ve dolabına kaldırıp kilitledi. Üst katında çoktan Mimi’nin uykuya daldığı ranza yatağına kendini sırt üstü bırakıp hayal kurmaya başladı. Bir süre sonra da uykuya daldı.


Sabah hava aydınlanmadan uyanıp banyoya girmeyi planlamıştı, biraz geç uyansa kalabalık nedeniyle banyo sırası ona gelemeyebilirdi belki de. Yaz boyunca kafede tam gün çalışmıştı. Pazartesi okulu açılıyordu ve bu da full time garsonluğun ve daha çok bahşişin bitmesi demekti. Okul açılınca daha az para kazanacağı için üzülmüyordu, yeni hayatın kapıları önünde açılacaktı çünkü. Bir de şu yurttan kurtulabilseydi; başına gelen tek güzel şey Mimi gibi bir dosta sahip olmaktı, bunun dışındaki her şeyi silip atmak için neler vermezdi. Dolabını açıp havlusunu aldı, en alt rafta duran yeni ayakkabı kutusuna gülümsedi, dolabını kilitleyip odadan sessizce çıktı. 


Yurtta kalan yüz civarında kimsesizin ortak olarak kullandığı, yerleri kirden koyu griye dönmüş betondan banyoya adım attı. Evinin, eski evinin banyosu da pek krallara layık değildi; ama en azından kendine aitti. Kimse rahatsız etmezdi kendi banyosunda. Kimse onu taciz etmezdi. Pijamalarını küçük kabine bırakıp karşılıklı iki sıra halinde dizili paslanmış duşlardan birinin altında durdu, önce sıcak sonrada soğuk suyu açıp kendisini yakmayacağı bir ısıya ayarladı. Hızlı hızlı duş almaya başladı. Bir an önce temizlenip çıkmak istiyordu.


“Günaydın, karamel.” Kulak çeperlerine çarpan boğuk erkek sesini sulu zeminde yankılanan çıplak adımlar takip etti, giderek kendisine yaklaşan adımlar. Suyu kapatıp döndü ve sırtını duvara yasladı.

“Bu sıralar çok meşgulsün ve benimle yeterince ilgilenmediğini düşünüyorum. Özlemedin mi beni?”

“Git başımdan, Jerome.” İki yana sarkan ellerini yumruk yaptı. Karşısında iğrenç bir gülümsemeyle kendisine bakan dev yaratığı alt etmesi mümkün olabilecekmiş gibi. Aiden, yaşıtlarına göre kısa boylu, kısa bacaklı, ince yapılı bir çocuktu. Karamel rengi ensesine düşen güzel kesimli saçları ve altın orana sahip göz, burun, ağız hatlarıyla hemen onun böyle bir yere ait olmadığını anlayabilirdiniz. Ağlamaklı gibi duran badem gözleri her zaman masum ve anlamlı bakardı; ta ki şu anda karşısında dikilen dev o masumiyetini yurda geldiği ilk zamanlarda yine bu banyoda söküp alana kadar. Zavallı Aiden defalarca buna maruz kalmış ve kimse onu korumamıştı.

“Sen ve ben, yine güzel bir güne başlayacağız desene.” Dedi iri çocuk bir iki adım daha yaklaşıp.
“Defol git buradan, pislik.” İki eliyle iri adamı itmeye başladı. Jerome bir oyun gibi keyfini bu itişmenin tadını çıkarıyordu. Aiden onu ittikçe birer adım geri doğru atıyor, zevkle gülümsüyordu. Ama bir şey oldu; banyonun tam ortasından geçen su giderinin metal ızgarası yerinde değildi ve ayağı oraya girince dengesini kaybedip sırt üstü yere doğru uçarken tutunmaya çalışınca Aiden da onun üzerine düştü. Dev çocuk Jerome canı hiç yanmamış gibi banyonun tavanında yankılanan kocaman bir kahkaha koyuverdi. “Demek üstte olmayı seviyorsun, ufaklık.”





Aiden, altında bileklerini sıkı sıkı kavramış adamdan ellerini kurtarıp can havliyle Jerome’un kafasını yakaladı ve ıslak beton zemine yere vurmaya başladı, tüm gücüyle bir kere daha, bir kere daha, altındaki dev yaratık karşı koyamaz hale gelip kendinden geçene kadar hiç durmadan devam etti. Hala akmaya devam eden duşun suyuyla karışan kan yeri kırmızıya boyamaya başladı.



Durumun farkına varan Aiden, panikle ellerinin arasındaki kafayı bırakıp ayağa kalktı, birkaç adım geri çekilip yerde baygın yatan yaratığa baktı. Ne hissedeceğini ne yapacağını bilemiyordu, suyun altına girip birkaç saniye öylece akıp gitmesini bekledi sonra hemen kabinden havlusunu aldı kurulandı ve getirdiği kıyafetleri giyip banyodan çıktı. Sessizce odaya döndüğünde kimsenin hala uyanmamış olmasına şükretti. Ağır hareketlerle dolabından yeni ayakkabılarını aldı, havlusunu ve pijamalarını tıkıp dolabını kilitledi. Yine aynı sessizlikle odayı terk edip yurt merdivenlerinden ikişer üçer inip kendini bahçeye attı, sakin görünmeye çalışarak güvenlik kulübesinin önünden geçip de sokağa çıkınca koşmaya başladı. Alabildiğine koşuyordu...


Normal şartlarda yürüyerek yirmi dakikada ulaştığı kafeye gitmesi en fazla on dakikasını aldı. Personel kapısından içeri girip arka tarafta hemen iş üniformalarını giyip ön tarafa geçti. Kahve makinelerini hazırladı, mesai arkadaşıyla birlikte az önce fırından gelen kekleri ve pastaları vitrine yerleştirdiler. Sabahın ilk müşterileri teker teker gelmeye başlamışlardı. Çoğu kahvesini alıp hemen çıkıyordu, “işe gitmeden uyku açma seansı” derdi kafenin patronu buna.


Bütün gün Aiden kimseyle konuşmadı, hatta konuşmamak için bulaşıkçı olmayı bile kabul etmişti. Jerome’a bir şey olmuş mudur, düşüncesi içini kemirirken birileriyle sağlıklı iletişim kurması ne kadar mümkün olabilirdi. Cep telefonu olsaydı hemen Mimi’yi arar ağzından laf almasına gerek kalmadan Mimi ona her haberi dökülürdü; şimdi akşama kadar bu tedirginlikle yaşamak zorundaydı. İçindeki bir ses ona; “keşke ölse, bana yaptıklarından sonra sonuna kadar hak etti bunu.” Bir diğeri ise korkuyla bir köşeye büzüşmüş; “Ya öldüyse beni hapse mi atarlar, katil mi oldum ben?” diye ağlıyordu.


Akşam iş çıkışı ayakları geri gide gide yurda dönmek zorunda kaldı, zaten nereye gidebilirdi ki hiçkimsesi olmayan bir çocuk. Güvenlikten geçip de bahçeye adım attığında iki tane polis arabası görünce yurdun bekçisine koşup, hiçbir şeyden haberi yok gibi neler olduğunu sordu. Bekçinin anlattığına göre polisler tek tek olayla ilgili sorgulama yapıyorlardı, Jerome ölmüştü. Aiden, bekçinin yanından ayrılıp kafası önde hızla yurdun merdivenlerin çıkıp 5 arkadaşıyla paylaştığı odaya girdi. Yyurt odasının kapısını arkasından kapatmasıyla kapının yeniden açılması bir olmuştu, bir polis memuru kapıda dikiliyordu. “Genç, sen benimle geliyorsun.” Aiden’ın tüm gücü bir anda vücudundan çekilip gitti, o bir katildi ve polis onu kodese tıkmak için buradaydı, titremeye başladı, sonra da ağlamaya.



“Hey, neden ağlıyorsun, sana zarar vermeyeceğiz. Ölen çocuk yakın arkadaşın mıydı?”

NE? Yakın arkadaş mı, o tecavüzcü sapık ve ben mi? Karşısındaki polise kızıyordu; ama polis nereden bilebilirdi ki bunu? Gözyaşlarını silip odasının kapısında onu bekleyen polise yaklaştı ve beraber müdürün odasına yürüdüler. Memur Aiden’ı içeri itip kendisinden üst rütbede olduğu belli olan adama işaret etti. Kıdemli polis Aiden’a karşısındaki sandalyeyi gösterip oturmasını bekledi.

“Nereden geliyorsun?” elindeki listeye yukarıdan aşağı bir göz gezdirdi, ismini arıyordu ve kalemiyle hafifçe kağıda dokunup kafasını kaldırdı “Aiden.”

“İşten.” Nedense bir anda içine bi rahatlık çöktü, titremesi durmuştu, avuç içleri terlemiyor yüzü kızarmıyordu. Kenarına oturduğu sandalyeye iyice yerleşip arkaya yaslandı.

“Nerede çalışıyorsun?” polis kısık gözlerle her hareketini ağzından çıkan her şeyi beynine kayıt etmeye hazırdı.

“Çarşı girişinde bir kafede çalışıyorum.”

“Kaçta gidiyorsun işe?”

Soru üzerine bir saniye kadar duraksadı, Aiden, sabah kaçta girmişti banyoya altı da mı?
“Sabah 6 da çıkıyorum yurttan.”

“Kafe için çok erken bir saat değil mi?”

“Hayır; çünkü fırından pastalar ve simitler geliyor onları vitrine yerleştirip kahve makinelerini ısıtmamız bir saatten fazla sürüyor.”

“Anlıyorum. Niçin burada olduğunu biliyorsun, değil mi? Bir arkadaşınız bu sabah banyoda ölü bulundu.”

“Evet, bahçede polis arabalarını görünce bekçiye sordum.”

“Nasıl öldüğünü merak etmiyor musun?”

“Soru sormaya hakkım olduğunu bilmiyordum.”

Aiden’ın bu çıkışından pek etkilenmişe benzemeyen polis soru sormaya devam etti. “Jerome ile aranız nasıldı, Aiden. İyi arkadaş mıydınız? Aynı kattaymış odalarınız.”

O benim arkadaşım değil seni aptal, o aşağılık bir tecavüzcü. İçindeki ses polise haykırırken; “Hayır, arkadaşım değildi, yurtta kimse onu sevmezdi. Çünkü o sapık kendinden küçüklere cinsel tacizde bulunurdu.“ işte bu polisi etkilemişti.

“Aranızda büyük bir sorun vardı demek.”

“Ondan uzak duruyordum sadece, o kadar.”

“Bize anlatmak istediğin başka bir şey var mı, Aiden?”

“Hayır. Nasıl ölmüş?”

“Görüntüden anlaşıldığına göre banyoda ayağı takılmış ve kafasını yere vurmuş; ya da onun yerine biri bunu yapmış. Araştırıyoruz.” Polis Aiden’dan bir yanıt bekliyordu; bırakın yanıtı 
Aiden tek bir mimiğini bile oynatmamıştı. 




Sonra sorgu yapan polis gidebileceğini söyleyince sakince kalkıp odadan çıktı. Odaya döndüğünde Mimi’yi onu beklerken buldu. Korkulu gözlerinden bir şeylerden şüphelendiği anlaşılıyordu. Aiden, daha Mimi ona soru sormadan alıp bahçeye çıkardı ve sabah olan biten her şeyi anlattı. Mimi, Aiden’ın birçok kez istismara uğradığını biliyordu, yurt müdürüne anlatmasını da istemişti; ama kimse inanmaz diye üstelememişti. Müdürün bile vukuatlarının olduğu bu yurtta işler hiç dışarıdan bakıldığı gibi yürümüyordu. İki arkadaş çaresiz odalarına döndüler ve erkenden uyudular.





Pazartesi en düzgün kıyafetlerini giyip kalplerini yerinden sökmeye yeter bir heyecanla okulun yolunu tuttular. Ders programlarını alıp sınıflarına geçtiler. Mimi ve Aiden farklı sınıflara düştükleri için biraz burulsalar da, ders öncesi Mimi’nin yüzmeye kaydını yaptırması avunmalarına yardımcı olmuştu. Derslerden sonra spor salonunda Dennis, Casey ve Matthew adındaki üç yüzme koçuyla ve diğer arkadaşlarıyla tanıştılar. Okulun ilk günü yapılan bu minik tanışma toplantısı bile Aiden’ın aklını başından almaya yetmişti. Suya geri döneceği sevinci bir yana, hayatında o kara kaplı yurt hatıraları dışında yeni yeni anılarının da olacağı umudu vardı.

“Hiç yurtta büyümüş gibi durmuyorsun.” Dedi Casey isimli yüzme hocası. Aslında beklediği ama bugün bir hocadan geleceğini ummadığıbu soru üzerine göz bebekleri buğulanan Aiden kafasını önüne eğip annesine lanetler yağdırmayı cevap vermeye yeğlemişti. Keskin bakışlı, yüzme hocası sabırla beklerken Mimi söze girip Aiden yerine cevabı verdi.

“Aramıza katılalı çok da uzun olmadı zaten, hocam.”

“Hmmm, anladım.” Dedi. İki yana sarkmış ellerini beline koyup gözleriyle önünde bağdaş kurmuş, oturan gençleri taradı. “Evet, beyler, bu sene de her seneki gibi büyük bir turnuvaya katılacağız ve aranızdan üç şanslı…”

“Bu işte şansa yer yok, Casey.” Diyerek sözünü kesti, az önce tanışma sonrası salondan çıkıp müdürün odasına giden Koç Dennis, dönmüştü. Her hareketinden, mimiğinden ‘Bana bulaşma’ tehdidi akan Casey, dönüp meslektaşına gülümsedi ve konuşmasına devam etti. “Aranızdan üç şanslı ve başarılı turnuvada üç ayrı kulvarda bizi temsil edecek. Bu sene katılımın fazla olması bizi çok sevindirdi arkadaşlar; ancak bugün seçmeleri gerçekleştireceğiz hızlı bir şekilde ve aranızdan bazılarını turnuva için hazırlarken diğerlerini de gelecek dönemler için eğitiyor olacağız. Ben, Matthew ve Dennis hepinizin farklı stillerde eğitimizi veriyor olacağız.” Dönüp arkasında duran Matthew ve Dennis’le göz temasını kurup onayları aldıktan sonra; “Evet, arkadaşlar şimdi seçmelere başlamadan önce size okulumuzun gururlarını tanıştırmak istiyorum.” Yüksek sesle birilerini çağırır gibi seslendi; “Çocuklar!”

Yerde bağdaş kurmuş oturan tüm yüzücü adayları kapıya doğru kafalarını çevirip merakla kendi aralarında fısıldaşırken; gelen su sesiyle yanı anda kafalarını havuza çevirdiler. Havuzdan sırayla çıkan beş mükemmel görünümlü genç oturan grubun karşısına geçip ayakta beklemeye başladılar.

Aiden ve Mimi önce birbirlerine baktılar sonra da karşılarında duran yüzücü olmak için özel tasarlanmış vücutlara sahip su gibi çocuklara.

“Turtle! Kelebek stilde iki kez okulumuzu Kore şampiyonu yaptı. Bir kez Asya birinciliği ve bir kez de dnya ikinciliği kazandırdı.” Diye ufak bir tanıtım yaptı Casey ve simsiyah saçlı çocuk durduğu sıradan bir adım öne çıkıp; kafasını sağa sola sallayıp saçındaki fazla suyu savurduktan sonra hafifçe kafasını kaldırıp yan yan gülümseyerek yenileri selamladı. Herkesten bir uğultu yükseldi sonrada hayran alkışları.



Aiden’ın ağzı o kadar açılmıştı ki çenesi neredeyse zemine değecekti. Mimi’de ondan farklı sayılmazdı. Aralarında fısıldaşmaya başladılar. “Aiden, şuna bakar mısın, adam bir şaheser.” Arkadaşına umursamamış gibi görünmeye çalışan Aiden, omuzlarını dikelştirdi; “Turtle çok saçma bir isim değil mi sence de.”

“Seni salak, bu onun takma adı.” Az önce arkadaşına coolluk yapmaya çalışan Aiden’In omuzlar düştü. Adını gerçekten de nasıl oldu da Turtle sanabilmişti ki. “Yine de saçma.”

“Hıı… Tabi.” Mimi önündeki manzaranın güzelliğinden kopmamak için arkadaşını savuşturdu. Casey, diğer ismi anons etti.


“Sugar Boy, 200 metre kurbağalama stilde iki kez Kore birinciliği ve bir kez de dünya üçüncülüğü.” İsmi anons edilen çocuk bir öncekine göre daha kısa boyluydu, bir önceki gibi simsiyah klas kesimli üst kısımları uzun saçlarının arasından parmakları geçti ve o saçlar arkaya doğru atıldı. Bembeyaz teni ve kızları kıskandıracak kadar güzel bir yüze sahipti. Bir adım atıp öne çıktı ve gülümseyerek göz kırptı. İkinci kez alkışlarla inledi salon. Aiden içlerinden birine odaklanmıştı ve onun adı anons edilsin istiyordu.



“Aiden birazdan kalp krizi geçirebilirim. Suni solunumu bu çocuğun yapması için elinden geleni yap lütfen, yoksa hayata dönemeyebilirim.”

“Saçmalama Mimi, sıradan bir çocuk işte. “ bu cevaba gözlerini deviren Mimi duygularını kendi kendine yaşamaya karar vermiş olacak ki arkadaşına tepki vermeye tenezzul bile etmedi.

“Cool Daddy! Bir kez Dünya, bir kez Asya ve bir kez de Kore şampiyonluğu 400 metrede.” İnce yapılı geniş omuzlu uzun boylu çocuk bir adım öne çıktı, platin sarısı kısa saçları minik yuvarlak bir burnu ve dolgun dudakları vardı nitekim o dudaklarını büzüp yerde ona hayranlıkla bakan yüzlere göz gezdirmeye başladı ve elini kaldırıp, Aiden’ın arka çaprazındaki çocuğu işaret edip öpücük attı. Aiden hemen arkasında dönüp baktığında kocaman kulakları, tombik yanakları olan büyük gözlü bir çocuğun yanaklarının kızarmasını izledi. Heyecanlanan çocuk kafasını yere gömdü ve aptal aptal gülümsemeye başladı.




Yeniden önüne dönüp karşısında ilgisizce durup salonun uzak köşesine bakan adama kilitlendi. Bir an önce ismi okunsun istiyordu.

“Bank Robber! Serbest stilde bir dünya, bir asya ve bir Kore şampiyonluğu.” İçlerindeki en uzun boylu genç bir adım öne çıktı. Aiden gözlerini ondan alamıyordu. Sarı saçlı, uzun boylu, yunan heykellerini andıran genç bir an için Aiden ile göz göze geldi ve göz kırptı. Salon yine alkıştan yıkılıyordu. Aiden etrafındakilerin fısıldaşmaları duyabiliyordu. “Ahh ne kadar yakışıklı”,”Bir kez bana baksa ne istese yaparım.” Vs… Aiden sinirlenmişti. Havuzdan çıktığı anda hayran kaldığı hatta ilk görüşte aşık olduğu adamın bu kadar ilgi görmesinden nefret etmişti. Öyle kıskanmıştı ki az önce ona göz kırpmış olması bile önemsizdi. Düşüncelerini Casey’nin sesi böldü.



“Frozen! İki kez dünya ve iki Asya, üç kez Kore şampiyonluğu serbest stilde.” En kısaları öne çıktı. Yüzünde en ufak bir mimik bile belirmedi sadece karşısına bakıyordu. Kahverengi ıslak saçları alnını kapatmıştı ama yüzünün berraklığını kapatamıyordu. Öylece taş gibi duran umursamaz hali Aiden’ı pek de şaşırtmamıştı zira başarılara  ve salondaki alkışın gücüne bakılırsa içlerindeki star buydu.



“Teşekkürler beyler şimdi kenara geçip bekleyin lütfen birazdan hem arkadaşlarınızla hem de rakiplerinizle tanışacaksınız.” Dedi Casey. Beşli kenara geçip bankalara yerleşti ve kendi aralarında sohbete koyuldu.


“Evet salon, ayağa kalk!” Matthew oturanlar hızla ayağa kalkarken, elindeki listeden isimleri check ediyordu. Tek tek isimleri okumaya başladı ve her ismini okuduğu havuzun kenarına geçip kendini suya bırakıyor ve başa kadar yüzüp yeniden geliyordu, bazılarıysa gelmeyi bırak gidemiyordu bile. Havuzun iki uzun kenarında karşılıklı duran Dennis ve Casey de ellerindeki dosyalara notları alıyorlardı. Kendisine sıranın gelmesini beklerken Aiden sık sık dönüp Bank Robber takma adlı gence bakıyordu. Bu bakmaktan çok kendini alamamaktı aslında. Mimi’ye gelince, o az önce havuza girip marifetlerini sergilemiş en ufak bir yorgunluk hissi bile olmadan havuzdan çıkmış kenarda kurulanırken yanına giden Sugar Boy takma adlı çocukla sohbet ediyordu. “Şanslı piç, yakışıklısın tabi, çektin hemen ilgisini.” Bu Aiden’ın arkadaşını övme ve takdir etme şekliydi. J


Daha on beş dakika önce öpücük aldığı için kızarıp bozaran ve Koç Matthew elindeki listeden okuduğunda adının Kyuhyun olduğunu öğrendiği çocuk havuzda kelebek stilde muhteşem bir şov sergileyip kurulananlar arasında yerini alınca Cool Daddy, hemen yanına gidip ona sarılmıştı. Demek ki daha önceden tanışıyorlar belki de sevgilisidir diye düşündü Aiden.


Kendisine sıra, seçmeler başladıktan ancak bir saat sonra gelmişti. Koç Matthew’un ağzından kendi sesini duyunca kalp atışları hızlandı. Hızlıca öne çıkıp havuzun kenarında yerini aldı. Tam uçta, ayaklarını birleştirdi, kollarını rahatlatmak için sallayıp derin bir nefes çekti. Sonra kenardaki platforma çıkıp pozisyonunu aldı ve kulağına çarpan düdük sesiyle roket gibi kendini suya fırlattı.



Ya da o öyle yaptığını sanıyordu… 











P.S: Aylar önce "Free" isimli animenin yüzme ile ilgili olduğu için esinlenerek (Animenin sadece ismini biliyorum. Ne isledim ne de herhangi bir karakteri tanıyorum.) başladığım hikayemi yokluk ve imkansızlıklar sebebiyle uzun zaman yayınlayamamıştım. Şimdi ise sahalara geri dönyorum. Hikayede yine her zamanki gibi imla kontrolü yapmadım. Böyle şeyler bana göre değil canısı...

Özlemişim buraları....

No comments:

Post a Comment