Friday, December 16, 2016

Renkli Ölüm (Part2 - Panik)






Akşam, Carter ve Richardson okuldaki işleri bitince bahçede biraz ötede, 8 saattir bulundukları yerden ayrılmadan oturan çocuklarını da alıp her zaman gittikleri küçük restorana gittiler. Dördü de fazlasıyla acıkmışlardı. Masada Won babasını ve Carter’ı sorguya çekmeye başladı. Kyu bir yandan hamburgeriyle savaş verirken bir yandan da korku ve merakla onları dinliyordu.


“Wonnie, bu işleri neden bu kadar merak ediyorsun?


“Daha önce hiçbir davayı sorguladığımı hatırlamıyorum, baba.”


“Won haklı. Floville’de daha önce hiç cinayet işlenmemişti.” Dedi Kyu kocaman bir ısırık aldığı hamburgerini çiğnemeden yuttuktan sonra.


“Neden cinayet olduğunu düşünüyorsun, Kyu.”


“Sungmin’i siz de görmedi…” sustu, arkadaşının görüntüsü geçti gözlerinin önünden ağlamaklı titrek sesiyle; “Gözlerini gördüm. Normal bir ölümde öyle bir şeyin gerçekleşmesi kaç milyarda bir.”


“McLean ve Shin öğretmenin otopsisinin tamamlandığını söyledi. Bugün de gördüklerine göre aynı şekilde gerçekleşmiş ölümler. Bu da olayın cinayet olduğunu şüphe olmaktan çıkarıyor.” Masaya anlık bir sessizlik hakim oldu. Bir profesyonelin cinayeti onaylaması o an için de olsa iki gencin kanını dondurmuştu. Birbirlerine baktılar, her zaman içinde yıldızlar parlayan Kyu’nun gözleri kömür karasına dönmüştü.


“Peki, nasıl olmuş? Kim nasıl yapmış böyle bir şeyi?”


“Araştırıyoruz. Otopsi raporları birkaç gün sonra gelecek, kesin ölüm nedeni ortaya çıkar. Ve tabi yeni bir seri katilimiz olmuş olabilir.” Carter çocuklara ikinci darbeyi de indirmişti. Cinayet… Seri katil…


Doğup büyüdükleri, her santimetre karesine dokundukları bu yer artık güvenli değildi. Ardı ardına soru sormak istiyorlardı belki içten içe; ancak daha fazla detayın vereceği korkuyla yüzleşmekten kaçınmak çok kolaylarına gelmişti. Bu yüzden sus pus olup yemeklerine döndüler.


Bir ara izlendiğini hisseden Won, gömüldüğü tabaktan kafasını kaldırdı. Kyu, masum ve içi minik sönmüş yıldızlarla dolu gözleriyle onu seyrediyordu. Göz kırpıp kafasını salladı kendisini izleyen arkadaşına, Kyu’nun dolgun joker dudakları hafifçe yana kıvrıldı.


Ertesi sabah okula beraber gitmeyi teklif etmek için Jae’yi aradı, telefondaki robotik ses ısrarla ona telefonun kapalı olduğunu hatırlatıyordu. Sinyali duyduğu an panik ve tedirginlik histerileri baş göstermişti. Ya Jae’ye bir şey olduysa ya okula tek başına giderken kendi başına bir şey gelirse.


Önünde iki seçeneği vardı: koşarak okula gitmek ve yine koşarak Jae’nin evine gitmek. Elbette ikinciyi tercih etti. Hızlıca giyinip odasından fırladı ve çalışma odasına girdi. Çizim kağıtlarını altı santim çapında bir rulo yaptı ve okula başladığı sene abisinin ona hediye ettiği tüy kadar hafif; ancak üstüne normal bir insan oturduğunda bile eğilmeyecek kadar sağlam bir alaşımdan yapılma, dışı deri kaplı tüpe yerleştirdi.


Ders için gerekli kalemleri ve fırçalarını özenle seçip her birinin ucu yukarı bakacak şekilde az önceki kağıt rulosunun ortasından tüpe attı.Tüpün kapağını kapatıp bağlantı yerinden sırt çantasına sabitledi.Çantayı sırtına geçirince koşar adım merdivenler indi. Çıkış holünde aniden durdu, dış kapı ona bakıyorda, Kyu da dış kapıya. Karın boşluğunu iyice şişirecek kadar derin bir nefes aldı, elini kapının koluna atıp açtı ve sokağa fırladı. Koşar adım sokağın sonundaki eve giderken tek duyduğu ses az önce arkasından sertçe kapanan demir, bahçe kapısıydı.


Bir dakikadan kısa bir sürede Jae’nin evine gelip bahçeden içeri girdi. Kapıyı vurmadan önce tüm diyaframını boşaltması gerekti. Etrafına bakındı, sokak sakin görünüyordu, arkadaşının ziline basıp kulağını kapıya dayadı, içeriden gelen ayak sesleri duymayı umuyordu; ama ses yoktu. Bir kez daha zile bastı sonra bir kez daha…


“Günaydın, evlat?”


Kalbi ışık hızıyla kafatasına vurup aynı hızla ayaklarına çarpınca dizleri boşalan Kyu kapıya yapıştı. Güm güm çarpan kalbini ayaklarından toplayıp olması gereken yere getirince sesin geldiği yöne yani arkasına döndü. Jae’nin babası ve annesi sabah koşularını tamamlamışlar ve kahvaltı için aldıkları sıcak ekmekle eve dönmüşlerdi. Ekmeğin sıcak olduğundan emindi; korkusu yatışınca duyularından ilk burnu çalışmaya başlamış, mis gibi taze ekmeği getirmişti ona.


“Kyu, iyi misin?”


“Günaydın. Özür dilerim boşluğuma geldi, korktum biraz. Nasılsınız? Ben de Jae’yi uyandırmaya çalışıyordum. Okula beraber gideriz diye düşündüm.”


Ardı ardına cümleleri sıraladıktan sonra sustu; karşısındaki iki yetişkini bir kez daha baştan aşağı süzdü. İkisi de eşofmanla karşısındaydı Bayan Lee’nin bu saatte okulda olması gerekmiyor muydu? Peki ya Bay Lee… Her zaman kliniğini erkenden açardı.


Saat dokuz civarıydı ve ; “Ve tabi, yas nedeniyle bugün okulda ders olmayacak… evet, elbette… Pekala ben gideyim rahatsız ettim.” Omzundan düşen çantasının askısını düzeltip üç basamaklı merdivenden aşağı indi.


“Bizimle kahvaltıya kalırsan, bizi çok mutlu edersin, hayatım.” Dedi Bayan Lee, her hecesi anne şefkati dolu kelimeleri ve sanatçı asaletinin verdiği kibarlığıyla.


Eve dönmek istemiyordu elbette, yeniden tüm sokağı nefessizce koşup abisi gelene kadar o evde yalnız kalamazdı. Kahvaltı teklifi de fazlasıyla cazipti.


“Tamam, teşekkür ederim.”


“Önce Jae’yi uyandıralım.” Bay Lee Kyu’nun saçlarını karıştırıp, kolunu omzuna attı ve çocukla senkronunu bozmadan kapıya yürüdü. Bayan Lee’nin açtığı kapıdan içeri girince Kyu Bay Lee’den sıyrılıp koşarak Jae’nin odasına çıktı. Bunu yapmasının tek nedeni kahvaltı heyecanı değildi arkadaşının hayatta olup olmadığı kontrol etmekti fakat Jae odada yoktu. İçindeki panik duygusunu yine bir duyu organı, kulakları engelledi. Banyodan su sesi geliyordu. Ağır adımlarla banyo kapısına yürüdü ve hızla kapıyı açtı. “Jae!”


“Kyu!” duşkabinin içindeki Jae, arkadaşının sesini duyunca şaşkınlıkla çığlık attı ve kendini saklamaya çalıştı. “Görmüyor musun duştayım, gerizekalı. Çık dışarı.”


“Dostum seni merak ettim, kapıyı açmadın.” Kyu hala durumun farkında olmadığı için kapıda arkadaşını izliyordu. Jae, arkadaşının korkusunu anlamış olmalıydı ki ona daha fazla yüklenmeden sakince, ondan aşağı inip beklemesini rica etti. Kyu kendisine söyleneni yapıp banyo kapısını kapattı ve derin nefesi ciğerlerine hapsedip sonra onunla birlikte korkusunu bir kuş misali serbest bıraktı, ve salona indi.


Bayan Lee ve Bay Lee, kahvaltı hazırlığını tamamlamak üzereydiler. Renkleri gün batımı gibi turuncudan mora doğru sıralanmış birkaç çeşit marmelat, mısır gevrekleri için kahvaltı tabaklarının üstünde yerini almış kocaman kaseler, bir galon soğuk süt ve sıcak baget ekmeği dilimleri. Kyu, aç gözlerle masayı izlerken Bay Lee, masanın ortasına peynir dilimleriyle güneş şeklini oluşturduğu tabağı bıraktı. Bir yandan da Kyu’ya sorular sormayı ihmal etmiyordu.


“Abin evde değil sanırım, o da bize katılsa harika olurdu.” içtenliği ses tonuna yansıyordu. Sorusunu sorarken masayı izleyen gencin yüzüne gülümseyerek baktı.


“Sabah çok erken saatte çıkıp gitti.” Masanın ağız sulandırıcı görselliğinden kafasını kaldırıp Bay Lee'ye aynı içtenlikle ve istemsiz bir tedirginlikle cevap verdi. Abisinin tehlikeli işi sebebiyle arada sırada ondan dinlediği korkunç olaylar cinayetler şimdi kendi kasabasında, burnunun dibinde gerçekleşiyordu.


"Hoşgeldin, dostum." Jae'nin canlı sesi böldü düşüncelerini Kyu'nun, arkadaşına uzun zamandan sonra yeniden kavuşmuş gibi sıkı sıkı sarıldı.


"Ben de sana aşığım Kyu, ama şu an kahvaltı etmem gerekiyor yoksa bayılacağım." durumun ciddiyetinin farkında olsa da arkadaşını ancak bu şekilde yatıştırabilirdi, başarılı oldu da. Kyu kollarını gevşetip Jae'den ayrıldı ve yüzüne bakıp kocaman sırıttı.


Yarım saat kadar sonra Bay ve Bayan Lee'nin sanateseri gibi özendikleri kahvaltı masası, terkedilmiş bir şehri simgeler olmuştu. İki canavar ne var ne yok silip süpürdükten sonra masayı toplayan Jae'nin anne babasını mutfakta bırkıp odaya çıktılar.


"Dostum korktuğunu biliyorum; ama sakin olmalısın bize bir şey olmayacak. Göreceksin abin olayı kısa zamanda çözecektir. Lütfen rahatla artık."


"Haklısın, oradan bakınca fazla korkak görünüyorum sanırım."


"Öyle söylemek istemedim Kyu, biliyorsun. Dostum öyle ya da böyle bugün tatil plan yapalım, hadi."


"Törene katılmayacak mıyız?" diye sordu Kyu.


"Törenden sonrası için bir şeyler bulalım o zaman. Çok uzun sürmez zaten. Ne dersin Wonnie ile romantik bir gün geçirmek istemez misin?"


Kyu fazlasıyla kızarmıştı duyduğu cümle karşısında "Jae, şöyle konuşma diyorum sana her seferinde."


"Hadi amaa, yıllarca böyle gidemez. Mutlaka Wonnie de öğrenmeli, biliyorsun çocukluktan beri tanışıyorsunuz harika bir çift olurd... Ahh!" Kyu, yastığı susmak bilmeyen Jae'nin kafasına indirdi sonunda dayanamayıp.


"Kalk, Bay ve Bayan Lee hazırlanmışlardır, gidip şu törene katılalım. Bir daha da böyle şeyleri sesli dile getirme."


"Tamam, tamam, bekle giyineyim." Jae yataktan kalkıp dolabına giden bir kaç adımlık mesafeyi adımladı ve ne giyeceğine karar veremediği için boş boş kıyafetlere bakmaya başladı.


"Aslında..." Kyu bir şeyler söylemek için ağzını açtı ama arkadaşına değil yere bakıyordu. "Ben ona itiraf ettim."

Kafasını yerde tutmayı sürdürdü bir yandan da arkadaşının vereceği tepkiyi merak ediyordu. Jae, olduğu yerde 360 derece dönüp şaşkınlık içinde arkadaşına baktı.


İçine kapanık sevgili dostu, anne babasından yıllar sonra yeniden kaybetme korkusunu iliklerine kadar yaşamıştı bunu çok rahat anlıyordu Jae. Kalbi sonunda Kyu'ya galip gelmiş olmalıydı. İtiraf etmesine mi sevinmeliydi yoksa bu olaylardan yine bu kadar etkilenip yenden depresyona girme ihtimaline mi üzülmeliydi karar veremedi, Jae. Arkadaşının eski günlerini hatırlamak bile istemiyordu.


"Eeee?"


"Ne, eee? Elbette hiçbir şey yok. Won beni sadece dostu olarak görüyor işte. Benim için bir umut yok, Jae."


"Benim var. Merak etme dostum yakında Won da sana aşkını itiraf edecektir. Biliyorsun o kadar ilişkisi oldu hiçbirine aşık olmadı, Bence kızları sadece kırmamak için kabul ediyor onların tekliflerini."


"Beni teselli etmene gerek yok. Dün pek de bir şey hissdiyormuş gibi değildi, her zamanki Won'du işte. Çıkalım mı artık?"


"Tamam." Jae, sohbeti daha fazla uzatıp Kyu'nun üzerine gitmek istemedi. Çünkü ne kadar çabalarsa çabalasın Kyu bildiğine inanıyordu.



Bay Lee, arabayı okulun otoparkına doğru sürerken Kyu, camdan dikkatlice etrafı inceliyor, Won ya da Hae’den birini görmeye çalışıyordu ya da ikisini de. Ana binanın arkasında öğretmenlere ayrılan küçük parkta boş bir aralığa Bay Lee, arabayı park edip motoru kapatınca Kyu kendini birden arabadan dışarı attı. Arkadaşının bu saçma tavırlarına alışık olan Jae hiç yadırgamadan arabadan inip ona katıldı.


Bayan Lee, tören öncesi diğer eğitimcilerle bir arada olmak için okula giderken Bay Lee ve iki genç kampüsün ön tarafındaki bahçeye yürüdüler. Ön tarafta iki polis aracı ve araçların yanında ikişer tane resmi kıyafetli polisi farkettiler once. Okul yönetimine bilgi veren emniyet, guvenliği sağlamak amacıyla koruma olsun diye okula tam zamanlı ekip göndermişti. Bahçede tören için hazır bulunan gençler ve aileleri insanı rahatsız eden bir tedirginlik içinde bekleyişlerini sürdürüyor, herkes yanından geçene tuhaf gözlerle bakıyordu. Floville’de herkes birer şüpheliydi sanki, eskiden olsa her gördüğüyle merhabalaşıp uzun uzun sohbet eden ebeveynler şimdi bir selamı bile çekinerek veriyorlardı birbirine.


“Bir an once bu atmosferin dağılması ve olayların çözülmesi gerekli yoksa kimse bir daha kimsenin yüzüne bakmayacak. Güzelim kasabam ne hale geldi.” Diye kendi kendine söylendi Bay Lee. Önden yürüyen ikili onu duymuşlardı ama bir şey söylemediler. İkisi de etrafta arkadaşlarına bakınmakla meşguldüler.



Polis araçlarının arkasına şerifin aracının yanaştığını gören Bay Lee, çocukları bırakıp Hae’nin babasının yanına gitti. Aynı anda Hae’de arabadan inmiş arkadaşlarına doğru yürüyordu. İkilinin dikkatini ilk arkadaşlarının yüzündeki gerginlik çekmişti. Sevgilisinin bu halinden hiç hoşlanmayan Jae hemen neyinin olduğunu sordu ve aldığı cevapla gerildi. Akşamdan beri Won’un telefonu kapalıydı ve bugün de evde değildi. Hae, kendi babasının Richardson’la görüşmesinden anladığına gore Richardson akşam Won’un erken yattığını sabah ise kendisiyle beraber erkenden evden çıkmak isteyen oğlunu prova yapması için kasabadaki dans salonuna bırakmıştı. Ancak sabah Hae, babasıyla beraber dans salonunun önünde durmuş Won’a bakmak istemişti. Onun bu kadar gerilmesine neden olan ise salonun kapalı oluşuydu. Şu anki duruma gore Won olması gereken yerde değildi ve ulaşılamaz durumdaydı.


Gözleri dolan Kyu aptal aptal arkadaşlarının yüzüne bakıyor onlardan gelecek bir rahatlatma cümlesi bekliyordu. Hae ve Jae ise durumu babaları ve Richardson ile hemen paylaşıp paylaşmamak konusunda tartışıyorlardı. İki gündür olan olaylar nedeniyle Won’un başına bir şey gelmiş olması fikri ikisi istemese de kafalarından gitmiyor, giderek paniğe kapılıyorlardı. Ama ara ara böyle ortadan kaybolan Won’un her an bir yerden çıkıp gelme ihtimaline karşı da gereksiz daha da ortamı germiş olacaklardı. Yine de korkularını aşamayıp babalarına durumu anlattılar. Bu sırada da ellerinde olmadan arkalarında sessizce duran ve korkunun girdabına kapılıp titreyen Kyu’yu bir süre görmezden gelmişlerdi.


Şerif, oğlu Hae ve iki arkadaşına Bay Lee ile kalmalarını kendisinin ve bir kaç adamının Won’a bakmak için kasabayı dolaşacaklarını söyleyip arabasına bindi. Arabayı çalıştırırken de yolcu koltuğunun yarı aralık camından bahçedekilere seslenip Richardson’a şimdilik bir şey söylememelerini tembihledi.

Düşündükleri gibi Won yine bir yerlerde yalnız kalmak istemişse babasını telaşlandırmanın anlamı yoktu. Ve eğer böye bir zamanda Won bu tip bir şey yapmak istemişse arkadaşlarından ağır bir fırça yemeyi de göze almış olmalıydı. Hae normal şartlarda bile Won’un bu ara sıra kaçışlarına tahammül edemezken şu günde kaybolmanın bedeli ağır olacaktı.


“Ya Won’a bir şey olduysa… Ya Won’a bir şey olduysa…” Kyu sessizliğini bozmuş olduğu yerde aynı şeyi tekrarlayarak ağlıyordu.




“Ya Won’a bir şey olduysa…”



Monday, August 3, 2015

Kalbin Dili: Sessizlik (Tanıtım)


"Niçin onlarla iletişime geçmek istemedin?"
"Çünkü gözlerinde gördüğüm şeyler duyduklarıma benzemiyor."






Montmartre Bulvarı'nın efsane mim sanatçısı Gizemli Jongin'i, tüm ölümcül günahların, dini birer ibadete dönüştüğü Silencio'da görenler olmuştu.


Böylesine zarif, alabildiğine dingin ruhlu bir sanatçının, kokuşmuşluğun kol gezdiği bir yerde ne işi olabilirdi?











*One shot bir hikayedir.
Görüşmek üzere. :)


Sunday, March 22, 2015

Renkli Ölüm (Part1 - İlk Kurban)





Olay yeri inceleme ekibi polisin şeritle çevirdiği alana girip cesedin fotoğraflarını çekmeye ve delilleri toplamaya başladı. Sağanak yağmur delilleri silip süpürmeden alabildiklerini almak için olabildiğince hızlı hareket ediyorlardı. Sokağın karanlığında sivil bir araba, kırmızı mavi ışıklarıyla etrafı aydınlatan polis araçlarına yaklaştı. Polis memurlarından biri, yavaşlayıp yanlarında duran araca yaklaştı ve şoför tarafından cama eğildi. Carter camı açıp kimliğini gösterdi: “FBI.”, Arabadan çıkması için polis geri çekildi. Richardson ve Carter araçtan inince olayın meydana geldiği evin bahçesine doğru ağır ağır yürümeye başladılar. Az önce onları karşılayan polis de yanlarında yürürken olay hakkında bilgi vermeye başladı.


“Ölüm saati 18:30 olarak kayda geçti. Kendi evinin bahçesinde öldürülmüş. 28 yaşında öğretmen. Ölüm nedeni boğulma olarak görülüyor ilk incelemlere göre.” Polisin aktardıklarını dikkatle dinleyen Richardson yavaşladı, evin camlarını gözleriyle kısacık bir sürede taradı “Evde kimse yok mu? Yakınları, ailesi?”

“Hayır efendim, tek yaşıyormuş, henüz bir yakını olduğu bilgisine ulaşamadık.”

Richardson, cinayetin işlendiği noktada, cesedin yanında diz çöken Carter’a baktı. Yağmurdan korunmak için montunun yakalarını kaldırıp yüzüne siper etti. “Evin içinde bir şey buldunuz mu?”

“Olay yeri inceleme ekipleri az önce geldiler, yağmur delilleri yok etmeden dışarıyı bitirmek istiyorlar.”

“Anlıyorum.” Polis memurunun yanından ayrılıp cesedin başında duran ortağının yanına gitti. “Ne görüyorsun Carter?”

“Bilmiyorum dostum etrafta hiç kan yok, boğulma olduğu çok açık.”

“Yağmur zaten yok etmiştir olsa da. Etrafta görgü tanığı var mı?” yeniden az önce kendisine rapor veren polis memuruna sordu.

“Bilinmiyor henüz. Mahalle sakinlerini sorguluyoruz tek tek.”

İkili bir saat kadar daha olay yerinde bilgi topladıktan sonra arabalarına binip uzaklaştılar. Gün boyu yeterince koşuşturmuşlardı zaten, akşam evlerine dönecekleri zaman yaşanan bu olay da işin tuzu biberiydi. Zaten ne zaman düzgün bir vardiyaları olmuştu ki. Ortağını evine bırakan Carter, arabayla kendi evine döndü. Kardeşi yemek masasında onu bekliyordu. Genç kolejli –tek yapabildiği yemeği- makarna yapmıştı abisi için.

“Geç kaldın.”

“Üzgünüm evlat, başka bir vaka çıktı. Onunla ilgilenmek zorundaydık.”

“Duydum, bizim okuldan bir öğretmen ölmüş.” Carter, onun bu konuda bir şeyler biliyor olabileceğini umarak sorular sormaya başladı. “Tanıyor muydun?”

“Jazz derslerine girdiğini biliyorum sadece. O bir öğretmen abi hemen hemen herkes tanır onu.” Abisinin sorusuna verdiği cevaptan kendi kendine tatmin olan Kyu yemeğine döndü. 

“Hiç sizin dersinize girdi mi?”

“Abi ben resim okuyorum, müzisyen adamın benimle ne işi olacak.”

“Haklısın, sadece biraz daha bilgi edinmek istiyordum.” Kardeşinin omzunu sıvazlayıp tabağında tepeleme duran bolognese soslu makarnasına gömüldü. “Bu çok lezzetli olmuş.” Ağzından sosları sıçrata sıçrata kardeşini övüyordu.

“Ağzındakini bitirmeden konuşma Carter.” Kyu, üç sene önce saçma sapan bir ev kazasında ölen annesinin taklidini yaptı. Annelerinin anısını acı bir gülümsemeyle canlandırdılar. Yemeğin geri kalanında ise hiç konuşmadılar. Kyu, yemeğini bitirdikten sonra televizyonun karşısına geçen abisinin boş tabağını masadan alıp mutfağa gitti, bir tur daha bulaşıkları alıp masayı boşalttı. Her şeyi bulaşık makinesine rastgele tıktıktan sonra abisine çalışacağını söyleyip resim atölyesine çevirdikleri anne babasının odasına geçti.

Gece yarısına doğru televizyon başında uyuklayan Carter’ı Kyu uyandırıp yatağına gönderdikten sonra kendisi de duş alıp odasına çekildi. Çalar saatini kurup yatağına kurulunca, korkuları hafızasına akın etti. Kyu kendini bildi bileli yaşadıkları yerde hiç cinayet işlenmemişti. Bu da neyin nesiydi, öğretmenleri öldürülmüştü. Tamam, belki onun öğretmeni değildi kendini bu şekilde teskin edebilirdi; ama başaramıyordu. Gözlerini sıkı sıkı kapatıp düşüncelerini kapı dışarı etmeye çalıştıysa da uykuya dalana kadar beynindeki meraklı hücreler sorgulayıp durdu olayı. Aniden dış kapı çarptı ve bir araba çalıştı. Uykusundan sıçrayarak uyanan Kyu, cama koştu. Abisi arabayla uzaklaşıyordu. Onu telefonla aramak istedi, sonra duraksadı. Abisi zaten haftanın üç beş gecesini dışarıda katil kovalayarak geçirirdi şimdi de endişelenecek bir şey yoktu; bu yüzden en iyisi yatağa dönmekti.

Sabah erkenden uyanıp hazırlandıktan sonra çizim çantasını alıp evden dışarı fırladı, yine okula geç kalıyordu. Bu ay okula altıncı geç kalışıydı. Neyse ki öğretmeni anlayışla karşılıyordu. Kafası önde sınıftan içeri girerken kendisinin bile zor duyabileceği boğuk bir ses tonuyla “Üzgünüm Hocam, geciktim.” Dedi. Kafasını kaldırmadan gözlerinin üzerinden öğretmenini izliyordu. Bay Dorough nazikçe elini kaldırıp buyur eder gibi sırasını gösterdi. Kyu kafasını kaldırdı ve teşekkür ederek yerine geçti.

“Gerçekten anlamıyorum. Nasıl oluyor da o yangın alarmı şiddetindeki saat sesini duymuyorsun.” Dedi sessizce Jae. Kyu, karakalem çalışması için gölgelendirme kalemlerinden uygun uçlu olanını çantasında bulmaya çalışıyordu. “Abim yine bir olaya gitti gece.” Dedi kafası çantanın içinden çıkarmadan.

“Öğretmeni duydun mu?” dedi Jae, heyecanla.

“Evet, abim bana sorular sordu, onu tanıyıp tanımadığımla ilgili.” Öğretmen masaların arasında gezinip öğrencilerine teknikleri hakkında ipuçları veriyordu. İkisi de önlerindeki portrelere döndüler.

Gözleri ve yüz hatları tamamlanmış resmin yanak ve göz çevresi gölgelendirme/ışıklandırmalarını yapmaya başladı Kyu. Geçen hafta proje ödevi olarak birinin yüz hatlarını iyi gözlemlemelerini ve hiçbir şeye bakmadan karakalem tekniğiyle portresini çizmelerini istemişti öğretmenleri. O da senelerdir çocukluğundan şimdiki dönemine kadar gözlemlediği tek kişinin portresini çiziyordu. Çocukluk aşkının…

Ders bitiminde tamamladığı portrenin altına adını yazıp öğretmenine teslim etti. Bu karakalem çalışmalarından alacakları puan final notunun yüzde ellisini kapsayacağı için fazlasıyla özenli çalışmıştı. Sanatkar ruhuna sahip bir öğrenci değildi belki; ama eli becerikliydi ve istenen her şeye kağıt üzerinde hayat verebilirdi. Hem bu projeden kesin A alırdı, öyle bir mükemmelliği ne kadar kötü çizebilirdiniz ki. Sınıfın kapısından çıkınca Jae’yi beklemeden koridorda yürümeye başladı. Herkes birbiriyle fısıldaşarak konuşuyordu; garip şekilde bir uğultu kümesinin içinde ölüm sessizliği rahatsız etmişti Kyu’yu. Kendini bahçeye nasıl attığını bilmiyordu, ardından çimlerin üzerine rastgele yayılmış tahta masalara hızlıca göz gezdirdi ve boş olan bir tanesine gidip oturdu, hemen peşinden Jae ona yetişti.

“Sence de çok rahatsız edici değil mi?” arkadaşından onay almak istercesine sormuştu soruyu.

“Öyle, okulumuzdan biri öldü sonuçta. Ne bekliyordun ki?”

“Jae, biz çocukluktan beri beraberiz, Floville’de hiç cinayet işlenmedi. Bu seni korkutmuyor mu?”

“Cinayet miymiş? Abin mi söyledi?” korkmaktan öte daha fazlasını duymak istiyordu belli ki Jae.

“Hayır, bir şey anlatmadı; ama hissediyorum, içimde çok garip bir duygu var.”

“Neden sormuyorsun, abine? Sana anlatır.” Geriye doğru yayılıp arkasına yaslanırken uzaktan onlara doğru gelen ikiliyi fark edip toparlandı. “Şimdi bu konuları bırakalım dostum. Benim bebeğim geliyor.” Ayağa kalkıp sevgilisini karşılamaya gitti. Kyu’nun midesinden havalanan kelebekler kalbine çarpıyordu adeta, hafifçe Jae’nin baktığı yöne doğru kafasını çevirdi. Okulun iki gözdesi, modern dans sınıfı öğrencileri Hae ve Won tüm ışıltılarıyla güneşe meydan okuyarak onlara yaklaşıyordu.

Jae, Won, Hae ve Kyu çocukluk arkadaşıydılar. Belki de bebeklik. Şu zamana kadarki tüm hayatları bu kasabanın içinde beraber geçmişti. Won Kyu’nun çocukluk aşkıydı; evet o A beklediği karakalem portre de Won’un portresiydi.




Jae grubun gün farkıyla en büyüğüydü, Kyu’nun evinin bir sokak altında oturuyordu. Annesi, modern dans bölüm başkanı, babası ise Floville’in iki diş doktorundan biriydi. Ailesinin tek gözdesi, Floville’in zengin ve popüler çocuğu Jae, annesinden gelen genleriyle sanat için doğmuş olmalı ki; resim bölümünde eşsiz çizimleriyle tüm notları A+ olan tek öğrenciydi. Buna rağmen inek değildi, hatta çok umursamazdı bile okulu. Başarılı olmak onun kanında vardı.

Hae, dansın parlayan yıldızı ve yakışıklılığı ile tüm herkesi kendine hayran bırakan bir gençti ve şerifin oğluydu. Annesi ise kafeterya sahibi bir işletmeciydi. Şimdiden birçok müzikalden teklif alıyordu. Ortaokuldan beri Jae ile birlikteydi, birbirlerinin ilk aşkları demek hiç de yanlış olmazdı onlar için. Hae, mükemmelliği sayesinde çoğu zaman Jae’nin kıskançlık krizlerine girip bir şeyleri parçalamasına neden olsa da sevgilisinin bir tanesiydi. Aynı zamanda ikilinin babaları da çocukluk arkadaşıydı. Küçük bir bölgede yaşamanın verdiği nadir güzelliklerdendi bu olaylar; herkes birbiri ile arkadaş, kardeş, dosttu.

Won, yaşıtı olan diğer iki arkadaşı kadar zengin değildi; ama genç babasının mesleği sayesinde hiçbir zaman zorluk da yaşamamıştı. Richardson, henüz lisedeyken aşık olduğu kadının hamile kalması sonucu baba olmuş, Won doğduktan hemen sonra da liseli anne çocuğunu ve Richardson’ı terk edip kayıplara karışmıştı. Bebeğini anne babasının desteğiyle büyütüp bu yaşa getiren Richardson aynı zamanda Kyu’nun abisi Carter’ın da ortağıydı. İkisi de FBI’da çalışıyorlardı. Won Floville’in en yakışıklı ve karizmatik kolejlisi olarak yaşadığı yeri yerel dergilerde ve oynadığı reklamlarda gururlandırıyordu. Genç yaşta tüm ajansları peşine düşürmüştü. 

Kyu, önce babasını peşinden annesini kaybettikten sonra abisiyle baş başa kalmış, birçok travmayı onun sayesinde atlatmıştı. Carter, kardeşi yalnızlık çekmesin diye elinden geleni yapıyordu. Çocukluğundan beri Siwon’a aşık olan Kyu, içine kapanık bir çocuk olduğu için asla ona aşkını ilan edememişti. Siwon her zaman onunla ilgilenirdi; ama bunun arkadaşlıktan öte gitmediğini biliyordu. 



“Nasılsınız beyler?” dedi Won ciddi bir ses tonuyla, gözleri gölgeliydi. Uykusunu alamamış gibi bir hali vardı. Kyu baştan sona bir çırpıda onu süzmüş ve hemen bu fikre varmıştı.

“Haberler sende, olayları biliyorsun, eminim baban anlatmıştır bir şeyler.” Dedi masaya otururlarken Jae.

“Evet, anlattı bir şeyler; ama daha ölüm nedeni belli olmamış.”

“Kyu, cinayet olduğunu düşünüyor.” Jae, Won’a aval aval bakmayı bırakıp sohbete katılsın diye Kyu’yu ortaya attı.
“Ha, ne?” güzel bir rüyadan uyandırılmış gibi irkilerek kendine geldi, peşinden de kulaklarından başlayarak kızarmaya başladı. 

“Jae’ye bunun bir cinayet olduğunu düşündüğünü söylemişsin.” Dedi Hae.

“Babam da bundan şüpheleniyor.” Dedi Won, Kyu’ya klasik bir müziğin notaları gibi gelen sesiyle.

“Ba-bana abim bir şey anlatmadı aslında.” Tedirginliğini belli etmek istiyordu; içindeki garip hissi arkadaşları anlardı mutlaka.

“Sen bunu kendin çözdün, öyle mi?” Won hafifçe yanında oturan gence doğru eğilerek alay eder gibi gülümsedi. 

Tabi onun alay etmesinin Kyu’daki yansıması daha bir başkaydı. Artık tamamen kırmızıydı; çünkü biricik aşkı ona gülümsüyordu.

“Etrafın hali beni de geriyor çocuklar. Baksanıza okulun haline, insanların haline, herkes ölü gibi herkes korkmuş.”

“Yarın tören yapılacakmış. Büyük ihtimalle de ders olmayacak, plan yapalım mı?”

“Jae, hiç umursamıyorsun, değil mi? Burada ne anlatıyoruz.” Sonunda grubun en genci olan Kyu isyan bayrağını çekmişti. Hiçbiri onun kadar önemli bulmuyordu okullarından bir öğretmenin öldürülmesini.

“Ben umursuyorum dostum.” Dedi Hae, Kyu’nun yüzündeki karanlığı fark etmişti.

“Ya, tamam. Elbette umursuyoruz; ama biz ne yapabiliriz ki. Hayatımıza devam etmek zorundayız.”

“Önemsemek zorundayız, bize yakın ya da değil öyle olmak zorunda. Farkındaysan senin abin ve benim babam her gün bu tip olaylar için ter döküyorlar çoğu zaman hayatları tehlikeye giriyor. Yine de biz hayatımıza devam etmeliyiz. Lütfen sen de bu kadar buna kaptırma kendini.” Bu sefer Won ciddiydi ve önemsiyordu Kyu’nun halini. Çünkü annesi öldükten sonra nasıl zamanlar geçirdiğini çok iyi biliyordu.

“Haklısın, doğruyu söylemek gerekirse ben ilk defa korkuyorum.”

Az önce Won ve Hae’nin çıktığı binadan çığlıklar yükseldi. Birileri dışarı koşuşturuyordu. Birkaç dakika sonra da uzaktan siren sesleri duyuldu. Dörtlü panikle binaya doğru koştu, Hae, etraftakilere neler olduğunu soruyordu. İçeriden çıkıp da ağlayanlardan bir kızın yanına gitti.

“Eunjoo, neler oluyor?” Hae ve Won’un sınıf arkadaşıydı Eunjoo ve gördükleri yüzünden arkadaşının karşısında tir tir titriyordu. Hae, hem arkadaşını sakinleştirmeye hem de ağzından laf almaya çalışırken Kyu çoktan binaya dalmıştı, seslerin olduğu yöne doğru koşarak merdivenleri tırmanıyordu, Won da peşinden gitti. İkinci katta dans salonlarından birinin kapısındaki kalabalığı görünce yavaşladı, biraz iterek biraz ricayla aralarından sıyrılıp salona girdi. Yerdeki gencin cesedini görünce donup kaldı. Başında iki tane öğretmen gözyaşıyla ambulansın gelmesini bekliyorlardı. Genç, Hae ve Won sayesinde tanıdığı ve onunla aynı sokakta oturan Sungmin'di. Sabahları genelde ders saatleri çakışırsa haberleşir beraber okula giderlerdi. Şimdi arkadaşı gözlerinin önünde yerde yatıyordu. Omzuna dokunan eli hissedince korkuyla sıçradı. Won onu omuzlarından kavrayıp salondan çıkardı. Karşısına geçip Kyu’nun iyi olup olmadığını kontrol etti önce.

“Kyu! Kyu! Kendine gel.” Won arkadaşını hafifçe sarstı.

“Gözlerini gördün mü?” bir süredir sabit duran gözleri Won’un gözlerini buldu. Ona aniden sarılıp hıçkırıklara boğuldu. Won, onu rahatlatmak için sarıldı ve sırtını sıvazlamaya başladı.

“Sakin ol, lütfen.” Dedi yumuşacık sesiyle. Kyu ise hala Won’un göğüs kafesinde hızla atan kalbini dinliyordu. Bir an sonra bu olayı bir fırsat gibi görüp asıl durumu suistimal eden Kyu kendi kendine utanıp Won’dan ayrıldı.
“Won, Sungmin'di o.”

“Biliyorum.” Yüzünden ölümün gölgesi geçti. Nasıl oluyordu da bu kadar sakin ve soğukkanlı kalabiliyordu. Bu haline şaşıran Kyu, ondan güç aldığını hissetti. “Gözlerini gördün mü?” sorusunu yineledi.

“Gördüm, hadi gel burada durmamalıyız, aşağı inelim.” Omzundan tutarak Kyu’ya destek oldu ve beraber merdivenlere ilerlediler. Basamaklara daha gelmeden iki tanıdık yüz onları karşıladı. Carter ve Richardson…

“Burada ne arıyorsunuz çocuklar?”

“Burası okulumuz baba, unuttun mu?”

“Kast ettiğim bu değildi. Olay yerinde bulunmamalısınız.”

“Gidiyorduk biz de.” Dedi Kyu.

“Sen iyi misin?” Carter kardeşinin normal olmadığını fark etmişti.

“Hıı-hı.” Kafasını salladı. Carter kardeşinin omzuna dokundu, biliyordu ki bu ona iyi gelecekti.

“Gidelim, Kyu.” Merdivenlerden inerlerken babasına döndü Won, “İyi şanslar baba.”

“Görüşürüz, evlat.”

Bahçeye çıkarken olay yeri inceleme ekibinin içeri girmesi için kapının önünden çekilip onlara yer açtılar. Shin ve McLean onları fark edince durdular.

“Naber ajan yavruları, ne arıyorsunuz burada?” McLean çocuklara selam verdi.

“Ajan yavruları mı?” dedi Kyu, şaşkınlıkla karışık istemsizce gülerek.

“Hadi ama bilerek mi soruyorsunuz bunu? Burası bizim okulumuz.”

“Pardon Wonnie, McLean ortalığı yumuşatmaya çalışıyordu. Hadi gidip işimize bakalım zevzek.” Shin iş arkadaşının omzundan iterek onu gençlerin yanından uzaklaştırdı.

Bahçede etrafa bakınıp Jae ve Hae’yi görmeye çalıştılar. Kyu, olaydan önce oturdukları masada oturduklarını gördü. “İşte oradalar.” Eliyle arkadaşlarını işaret etti ve o yöne gittiler. Hae ağlıyor, Jae de onu sakinleştirmeye çalışıyordu. Won ve Kyu’nun geldiğini fark etmemişlerdi. Arkadaşları da onlara katılınca birbirlerinden yayılan enerjiyle kısa sürede sakinleştiler ve olay hakkında konuşmaya başladılar. 






EunJoo’nun, Hae’ye anlattıklarına göre ders sonrası, Sungmin prova salonunda kalıp çalışmaya devam etmiş. EunJoo ve birkaç kişi daha, çıkarken onu çağırmak için salona girdiklerinde Luhan’i yerde yatarken bulmuşlar, arkadaşlarına müdahale etmek için yaklaştıkları sırada gözlerinden pembe bir sıvının aktığını görmüşler. Kyu ve Siwon da aynı şeyi gördüklerini onayladılar. Grubun soğukkanlıları Won ve Jae oradan uzaklaşmak için arkadaşlarını ikna etmeye çalıştılarsa da başarılı olamadılar. Kyu abisini görmeden gitmemekte kararlıydı. 
Kimse de onu orada yalnız bırakmazdı. 

Akşamüzeri Won, Hae’yi ikna etmişti ve Jae’ye sevgilini alıp gitmesi için işaret verdi. Jae, seve seve erkek arkadaşını alıp evine götürdü. Won ve Kyu şimdi baş başaydı. En azından Kyu için bulundukları halin duygusal algıdaki yansıması ‘baş başa kalmak’ tı. Karşısında oturan adama bakarken kafasından binlerce görüntü geçmeye başladı. Dün akşam bir öğretmen bugün de bir öğrenci, arkadaşları olan bir öğrenci ölmüştü. Floville için yirmi dört saat bile geçmeden iki ölüm çok fazlaydı. Ya Won’a da bir şey olursa… Onu sevdiğini bile söyleyememişti. Kyu’nun gözlerinden yeniden yaşlar süzülmeye başladı.

“Kyu, neyin var?” Won endişeli endişeli arkadaşının yüzüne baktı.

“Won, ya seni de kaybedersem.”

“Merak etme, bana bir şey olmayacak. Hepimiz her zaman bir arada olacağız.”

“Ben… Şey…” burnunu çekip kafasını kaldırdı ve karşısında oturan mükemmel varlığa baktı. “Ben sana aşığım. Çocukluğumdan beri; ama bunu sana hiçbir zaman söyleyemedim. Muhtemelen Sungmn’i o halde görmeseydim asla da söyleyemeyecektim.” Arkadaşının itirafıyla şaşkına dönen Won olduğu yerden kalkıp masanın etrafında dolaşıp Kyu’nun yanına oturdu. Ne diyeceğini bilemiyordu. Bir süre sessizce ellerini ellerinin arasına alıp bekledi.

“Beni kaybetmeyeceksin, kimseyi kaybetmeyeceksin. Lütfen at kafandan bu saçma düşünceleri.”

Geçmişte birçok ilişkisi olmuştu Won’un hiçbirine de aşık olmamıştı. Kyu ile ise, sadece arkadaştılar. Çok iyi eski iki arkadaş… 



_____


*Herhangi bir imla kontrolu yapilmamistir.