Olay yeri inceleme ekibi polisin şeritle çevirdiği alana girip cesedin fotoğraflarını çekmeye ve delilleri toplamaya başladı. Sağanak yağmur delilleri silip süpürmeden alabildiklerini almak için olabildiğince hızlı hareket ediyorlardı. Sokağın karanlığında sivil bir araba, kırmızı mavi ışıklarıyla etrafı aydınlatan polis araçlarına yaklaştı. Polis memurlarından biri, yavaşlayıp yanlarında duran araca yaklaştı ve şoför tarafından cama eğildi. Carter camı açıp kimliğini gösterdi: “FBI.”, Arabadan çıkması için polis geri çekildi. Richardson ve Carter araçtan inince olayın meydana geldiği evin bahçesine doğru ağır ağır yürümeye başladılar. Az önce onları karşılayan polis de yanlarında yürürken olay hakkında bilgi vermeye başladı.
“Ölüm saati 18:30 olarak kayda geçti. Kendi evinin bahçesinde öldürülmüş. 28 yaşında öğretmen. Ölüm nedeni boğulma olarak görülüyor ilk incelemlere göre.” Polisin aktardıklarını dikkatle dinleyen Richardson yavaşladı, evin camlarını gözleriyle kısacık bir sürede taradı “Evde kimse yok mu? Yakınları, ailesi?”
“Hayır efendim, tek yaşıyormuş, henüz bir yakını olduğu bilgisine ulaşamadık.”
Richardson, cinayetin işlendiği noktada, cesedin yanında diz çöken Carter’a baktı. Yağmurdan korunmak için montunun yakalarını kaldırıp yüzüne siper etti. “Evin içinde bir şey buldunuz mu?”
“Olay yeri inceleme ekipleri az önce geldiler, yağmur delilleri yok etmeden dışarıyı bitirmek istiyorlar.”
“Anlıyorum.” Polis memurunun yanından ayrılıp cesedin başında duran ortağının yanına gitti. “Ne görüyorsun Carter?”
“Bilmiyorum dostum etrafta hiç kan yok, boğulma olduğu çok açık.”
“Yağmur zaten yok etmiştir olsa da. Etrafta görgü tanığı var mı?” yeniden az önce kendisine rapor veren polis memuruna sordu.
“Bilinmiyor henüz. Mahalle sakinlerini sorguluyoruz tek tek.”
İkili bir saat kadar daha olay yerinde bilgi topladıktan sonra arabalarına binip uzaklaştılar. Gün boyu yeterince koşuşturmuşlardı zaten, akşam evlerine dönecekleri zaman yaşanan bu olay da işin tuzu biberiydi. Zaten ne zaman düzgün bir vardiyaları olmuştu ki. Ortağını evine bırakan Carter, arabayla kendi evine döndü. Kardeşi yemek masasında onu bekliyordu. Genç kolejli –tek yapabildiği yemeği- makarna yapmıştı abisi için.
“Geç kaldın.”
“Üzgünüm evlat, başka bir vaka çıktı. Onunla ilgilenmek zorundaydık.”
“Duydum, bizim okuldan bir öğretmen ölmüş.” Carter, onun bu konuda bir şeyler biliyor olabileceğini umarak sorular sormaya başladı. “Tanıyor muydun?”
“Jazz derslerine girdiğini biliyorum sadece. O bir öğretmen abi hemen hemen herkes tanır onu.” Abisinin sorusuna verdiği cevaptan kendi kendine tatmin olan Kyu yemeğine döndü.
“Hiç sizin dersinize girdi mi?”
“Abi ben resim okuyorum, müzisyen adamın benimle ne işi olacak.”
“Haklısın, sadece biraz daha bilgi edinmek istiyordum.” Kardeşinin omzunu sıvazlayıp tabağında tepeleme duran bolognese soslu makarnasına gömüldü. “Bu çok lezzetli olmuş.” Ağzından sosları sıçrata sıçrata kardeşini övüyordu.
“Ağzındakini bitirmeden konuşma Carter.” Kyu, üç sene önce saçma sapan bir ev kazasında ölen annesinin taklidini yaptı. Annelerinin anısını acı bir gülümsemeyle canlandırdılar. Yemeğin geri kalanında ise hiç konuşmadılar. Kyu, yemeğini bitirdikten sonra televizyonun karşısına geçen abisinin boş tabağını masadan alıp mutfağa gitti, bir tur daha bulaşıkları alıp masayı boşalttı. Her şeyi bulaşık makinesine rastgele tıktıktan sonra abisine çalışacağını söyleyip resim atölyesine çevirdikleri anne babasının odasına geçti.
Gece yarısına doğru televizyon başında uyuklayan Carter’ı Kyu uyandırıp yatağına gönderdikten sonra kendisi de duş alıp odasına çekildi. Çalar saatini kurup yatağına kurulunca, korkuları hafızasına akın etti. Kyu kendini bildi bileli yaşadıkları yerde hiç cinayet işlenmemişti. Bu da neyin nesiydi, öğretmenleri öldürülmüştü. Tamam, belki onun öğretmeni değildi kendini bu şekilde teskin edebilirdi; ama başaramıyordu. Gözlerini sıkı sıkı kapatıp düşüncelerini kapı dışarı etmeye çalıştıysa da uykuya dalana kadar beynindeki meraklı hücreler sorgulayıp durdu olayı. Aniden dış kapı çarptı ve bir araba çalıştı. Uykusundan sıçrayarak uyanan Kyu, cama koştu. Abisi arabayla uzaklaşıyordu. Onu telefonla aramak istedi, sonra duraksadı. Abisi zaten haftanın üç beş gecesini dışarıda katil kovalayarak geçirirdi şimdi de endişelenecek bir şey yoktu; bu yüzden en iyisi yatağa dönmekti.
Sabah erkenden uyanıp hazırlandıktan sonra çizim çantasını alıp evden dışarı fırladı, yine okula geç kalıyordu. Bu ay okula altıncı geç kalışıydı. Neyse ki öğretmeni anlayışla karşılıyordu. Kafası önde sınıftan içeri girerken kendisinin bile zor duyabileceği boğuk bir ses tonuyla “Üzgünüm Hocam, geciktim.” Dedi. Kafasını kaldırmadan gözlerinin üzerinden öğretmenini izliyordu. Bay Dorough nazikçe elini kaldırıp buyur eder gibi sırasını gösterdi. Kyu kafasını kaldırdı ve teşekkür ederek yerine geçti.
“Gerçekten anlamıyorum. Nasıl oluyor da o yangın alarmı şiddetindeki saat sesini duymuyorsun.” Dedi sessizce Jae. Kyu, karakalem çalışması için gölgelendirme kalemlerinden uygun uçlu olanını çantasında bulmaya çalışıyordu. “Abim yine bir olaya gitti gece.” Dedi kafası çantanın içinden çıkarmadan.
“Öğretmeni duydun mu?” dedi Jae, heyecanla.
“Evet, abim bana sorular sordu, onu tanıyıp tanımadığımla ilgili.” Öğretmen masaların arasında gezinip öğrencilerine teknikleri hakkında ipuçları veriyordu. İkisi de önlerindeki portrelere döndüler.
Gözleri ve yüz hatları tamamlanmış resmin yanak ve göz çevresi gölgelendirme/ışıklandırmalarını yapmaya başladı Kyu. Geçen hafta proje ödevi olarak birinin yüz hatlarını iyi gözlemlemelerini ve hiçbir şeye bakmadan karakalem tekniğiyle portresini çizmelerini istemişti öğretmenleri. O da senelerdir çocukluğundan şimdiki dönemine kadar gözlemlediği tek kişinin portresini çiziyordu. Çocukluk aşkının…
Ders bitiminde tamamladığı portrenin altına adını yazıp öğretmenine teslim etti. Bu karakalem çalışmalarından alacakları puan final notunun yüzde ellisini kapsayacağı için fazlasıyla özenli çalışmıştı. Sanatkar ruhuna sahip bir öğrenci değildi belki; ama eli becerikliydi ve istenen her şeye kağıt üzerinde hayat verebilirdi. Hem bu projeden kesin A alırdı, öyle bir mükemmelliği ne kadar kötü çizebilirdiniz ki. Sınıfın kapısından çıkınca Jae’yi beklemeden koridorda yürümeye başladı. Herkes birbiriyle fısıldaşarak konuşuyordu; garip şekilde bir uğultu kümesinin içinde ölüm sessizliği rahatsız etmişti Kyu’yu. Kendini bahçeye nasıl attığını bilmiyordu, ardından çimlerin üzerine rastgele yayılmış tahta masalara hızlıca göz gezdirdi ve boş olan bir tanesine gidip oturdu, hemen peşinden Jae ona yetişti.
“Sence de çok rahatsız edici değil mi?” arkadaşından onay almak istercesine sormuştu soruyu.
“Öyle, okulumuzdan biri öldü sonuçta. Ne bekliyordun ki?”
“Jae, biz çocukluktan beri beraberiz, Floville’de hiç cinayet işlenmedi. Bu seni korkutmuyor mu?”
“Cinayet miymiş? Abin mi söyledi?” korkmaktan öte daha fazlasını duymak istiyordu belli ki Jae.
“Hayır, bir şey anlatmadı; ama hissediyorum, içimde çok garip bir duygu var.”
“Neden sormuyorsun, abine? Sana anlatır.” Geriye doğru yayılıp arkasına yaslanırken uzaktan onlara doğru gelen ikiliyi fark edip toparlandı. “Şimdi bu konuları bırakalım dostum. Benim bebeğim geliyor.” Ayağa kalkıp sevgilisini karşılamaya gitti. Kyu’nun midesinden havalanan kelebekler kalbine çarpıyordu adeta, hafifçe Jae’nin baktığı yöne doğru kafasını çevirdi. Okulun iki gözdesi, modern dans sınıfı öğrencileri Hae ve Won tüm ışıltılarıyla güneşe meydan okuyarak onlara yaklaşıyordu.
Jae, Won, Hae ve Kyu çocukluk arkadaşıydılar. Belki de bebeklik. Şu zamana kadarki tüm hayatları bu kasabanın içinde beraber geçmişti. Won Kyu’nun çocukluk aşkıydı; evet o A beklediği karakalem portre de Won’un portresiydi.
Jae grubun gün farkıyla en büyüğüydü, Kyu’nun evinin bir sokak altında oturuyordu. Annesi, modern dans bölüm başkanı, babası ise Floville’in iki diş doktorundan biriydi. Ailesinin tek gözdesi, Floville’in zengin ve popüler çocuğu Jae, annesinden gelen genleriyle sanat için doğmuş olmalı ki; resim bölümünde eşsiz çizimleriyle tüm notları A+ olan tek öğrenciydi. Buna rağmen inek değildi, hatta çok umursamazdı bile okulu. Başarılı olmak onun kanında vardı.
Hae, dansın parlayan yıldızı ve yakışıklılığı ile tüm herkesi kendine hayran bırakan bir gençti ve şerifin oğluydu. Annesi ise kafeterya sahibi bir işletmeciydi. Şimdiden birçok müzikalden teklif alıyordu. Ortaokuldan beri Jae ile birlikteydi, birbirlerinin ilk aşkları demek hiç de yanlış olmazdı onlar için. Hae, mükemmelliği sayesinde çoğu zaman Jae’nin kıskançlık krizlerine girip bir şeyleri parçalamasına neden olsa da sevgilisinin bir tanesiydi. Aynı zamanda ikilinin babaları da çocukluk arkadaşıydı. Küçük bir bölgede yaşamanın verdiği nadir güzelliklerdendi bu olaylar; herkes birbiri ile arkadaş, kardeş, dosttu.
Won, yaşıtı olan diğer iki arkadaşı kadar zengin değildi; ama genç babasının mesleği sayesinde hiçbir zaman zorluk da yaşamamıştı. Richardson, henüz lisedeyken aşık olduğu kadının hamile kalması sonucu baba olmuş, Won doğduktan hemen sonra da liseli anne çocuğunu ve Richardson’ı terk edip kayıplara karışmıştı. Bebeğini anne babasının desteğiyle büyütüp bu yaşa getiren Richardson aynı zamanda Kyu’nun abisi Carter’ın da ortağıydı. İkisi de FBI’da çalışıyorlardı. Won Floville’in en yakışıklı ve karizmatik kolejlisi olarak yaşadığı yeri yerel dergilerde ve oynadığı reklamlarda gururlandırıyordu. Genç yaşta tüm ajansları peşine düşürmüştü.
Kyu, önce babasını peşinden annesini kaybettikten sonra abisiyle baş başa kalmış, birçok travmayı onun sayesinde atlatmıştı. Carter, kardeşi yalnızlık çekmesin diye elinden geleni yapıyordu. Çocukluğundan beri Siwon’a aşık olan Kyu, içine kapanık bir çocuk olduğu için asla ona aşkını ilan edememişti. Siwon her zaman onunla ilgilenirdi; ama bunun arkadaşlıktan öte gitmediğini biliyordu.
“Nasılsınız beyler?” dedi Won ciddi bir ses tonuyla, gözleri gölgeliydi. Uykusunu alamamış gibi bir hali vardı. Kyu baştan sona bir çırpıda onu süzmüş ve hemen bu fikre varmıştı.
“Haberler sende, olayları biliyorsun, eminim baban anlatmıştır bir şeyler.” Dedi masaya otururlarken Jae.
“Evet, anlattı bir şeyler; ama daha ölüm nedeni belli olmamış.”
“Kyu, cinayet olduğunu düşünüyor.” Jae, Won’a aval aval bakmayı bırakıp sohbete katılsın diye Kyu’yu ortaya attı.
“Ha, ne?” güzel bir rüyadan uyandırılmış gibi irkilerek kendine geldi, peşinden de kulaklarından başlayarak kızarmaya başladı.
“Jae’ye bunun bir cinayet olduğunu düşündüğünü söylemişsin.” Dedi Hae.
“Babam da bundan şüpheleniyor.” Dedi Won, Kyu’ya klasik bir müziğin notaları gibi gelen sesiyle.
“Ba-bana abim bir şey anlatmadı aslında.” Tedirginliğini belli etmek istiyordu; içindeki garip hissi arkadaşları anlardı mutlaka.
“Sen bunu kendin çözdün, öyle mi?” Won hafifçe yanında oturan gence doğru eğilerek alay eder gibi gülümsedi.
Tabi onun alay etmesinin Kyu’daki yansıması daha bir başkaydı. Artık tamamen kırmızıydı; çünkü biricik aşkı ona gülümsüyordu.
“Etrafın hali beni de geriyor çocuklar. Baksanıza okulun haline, insanların haline, herkes ölü gibi herkes korkmuş.”
“Yarın tören yapılacakmış. Büyük ihtimalle de ders olmayacak, plan yapalım mı?”
“Jae, hiç umursamıyorsun, değil mi? Burada ne anlatıyoruz.” Sonunda grubun en genci olan Kyu isyan bayrağını çekmişti. Hiçbiri onun kadar önemli bulmuyordu okullarından bir öğretmenin öldürülmesini.
“Ben umursuyorum dostum.” Dedi Hae, Kyu’nun yüzündeki karanlığı fark etmişti.
“Ya, tamam. Elbette umursuyoruz; ama biz ne yapabiliriz ki. Hayatımıza devam etmek zorundayız.”
“Önemsemek zorundayız, bize yakın ya da değil öyle olmak zorunda. Farkındaysan senin abin ve benim babam her gün bu tip olaylar için ter döküyorlar çoğu zaman hayatları tehlikeye giriyor. Yine de biz hayatımıza devam etmeliyiz. Lütfen sen de bu kadar buna kaptırma kendini.” Bu sefer Won ciddiydi ve önemsiyordu Kyu’nun halini. Çünkü annesi öldükten sonra nasıl zamanlar geçirdiğini çok iyi biliyordu.
“Haklısın, doğruyu söylemek gerekirse ben ilk defa korkuyorum.”
Az önce Won ve Hae’nin çıktığı binadan çığlıklar yükseldi. Birileri dışarı koşuşturuyordu. Birkaç dakika sonra da uzaktan siren sesleri duyuldu. Dörtlü panikle binaya doğru koştu, Hae, etraftakilere neler olduğunu soruyordu. İçeriden çıkıp da ağlayanlardan bir kızın yanına gitti.
“Eunjoo, neler oluyor?” Hae ve Won’un sınıf arkadaşıydı Eunjoo ve gördükleri yüzünden arkadaşının karşısında tir tir titriyordu. Hae, hem arkadaşını sakinleştirmeye hem de ağzından laf almaya çalışırken Kyu çoktan binaya dalmıştı, seslerin olduğu yöne doğru koşarak merdivenleri tırmanıyordu, Won da peşinden gitti. İkinci katta dans salonlarından birinin kapısındaki kalabalığı görünce yavaşladı, biraz iterek biraz ricayla aralarından sıyrılıp salona girdi. Yerdeki gencin cesedini görünce donup kaldı. Başında iki tane öğretmen gözyaşıyla ambulansın gelmesini bekliyorlardı. Genç, Hae ve Won sayesinde tanıdığı ve onunla aynı sokakta oturan Sungmin'di. Sabahları genelde ders saatleri çakışırsa haberleşir beraber okula giderlerdi. Şimdi arkadaşı gözlerinin önünde yerde yatıyordu. Omzuna dokunan eli hissedince korkuyla sıçradı. Won onu omuzlarından kavrayıp salondan çıkardı. Karşısına geçip Kyu’nun iyi olup olmadığını kontrol etti önce.
“Kyu! Kyu! Kendine gel.” Won arkadaşını hafifçe sarstı.
“Gözlerini gördün mü?” bir süredir sabit duran gözleri Won’un gözlerini buldu. Ona aniden sarılıp hıçkırıklara boğuldu. Won, onu rahatlatmak için sarıldı ve sırtını sıvazlamaya başladı.
“Sakin ol, lütfen.” Dedi yumuşacık sesiyle. Kyu ise hala Won’un göğüs kafesinde hızla atan kalbini dinliyordu. Bir an sonra bu olayı bir fırsat gibi görüp asıl durumu suistimal eden Kyu kendi kendine utanıp Won’dan ayrıldı.
“Won, Sungmin'di o.”
“Biliyorum.” Yüzünden ölümün gölgesi geçti. Nasıl oluyordu da bu kadar sakin ve soğukkanlı kalabiliyordu. Bu haline şaşıran Kyu, ondan güç aldığını hissetti. “Gözlerini gördün mü?” sorusunu yineledi.
“Gördüm, hadi gel burada durmamalıyız, aşağı inelim.” Omzundan tutarak Kyu’ya destek oldu ve beraber merdivenlere ilerlediler. Basamaklara daha gelmeden iki tanıdık yüz onları karşıladı. Carter ve Richardson…
“Burada ne arıyorsunuz çocuklar?”
“Burası okulumuz baba, unuttun mu?”
“Kast ettiğim bu değildi. Olay yerinde bulunmamalısınız.”
“Gidiyorduk biz de.” Dedi Kyu.
“Sen iyi misin?” Carter kardeşinin normal olmadığını fark etmişti.
“Hıı-hı.” Kafasını salladı. Carter kardeşinin omzuna dokundu, biliyordu ki bu ona iyi gelecekti.
“Gidelim, Kyu.” Merdivenlerden inerlerken babasına döndü Won, “İyi şanslar baba.”
“Görüşürüz, evlat.”
Bahçeye çıkarken olay yeri inceleme ekibinin içeri girmesi için kapının önünden çekilip onlara yer açtılar. Shin ve McLean onları fark edince durdular.
“Naber ajan yavruları, ne arıyorsunuz burada?” McLean çocuklara selam verdi.
“Ajan yavruları mı?” dedi Kyu, şaşkınlıkla karışık istemsizce gülerek.
“Hadi ama bilerek mi soruyorsunuz bunu? Burası bizim okulumuz.”
“Pardon Wonnie, McLean ortalığı yumuşatmaya çalışıyordu. Hadi gidip işimize bakalım zevzek.” Shin iş arkadaşının omzundan iterek onu gençlerin yanından uzaklaştırdı.
Bahçede etrafa bakınıp Jae ve Hae’yi görmeye çalıştılar. Kyu, olaydan önce oturdukları masada oturduklarını gördü. “İşte oradalar.” Eliyle arkadaşlarını işaret etti ve o yöne gittiler. Hae ağlıyor, Jae de onu sakinleştirmeye çalışıyordu. Won ve Kyu’nun geldiğini fark etmemişlerdi. Arkadaşları da onlara katılınca birbirlerinden yayılan enerjiyle kısa sürede sakinleştiler ve olay hakkında konuşmaya başladılar.
EunJoo’nun, Hae’ye anlattıklarına göre ders sonrası, Sungmin prova salonunda kalıp çalışmaya devam etmiş. EunJoo ve birkaç kişi daha, çıkarken onu çağırmak için salona girdiklerinde Luhan’i yerde yatarken bulmuşlar, arkadaşlarına müdahale etmek için yaklaştıkları sırada gözlerinden pembe bir sıvının aktığını görmüşler. Kyu ve Siwon da aynı şeyi gördüklerini onayladılar. Grubun soğukkanlıları Won ve Jae oradan uzaklaşmak için arkadaşlarını ikna etmeye çalıştılarsa da başarılı olamadılar. Kyu abisini görmeden gitmemekte kararlıydı.
Kimse de onu orada yalnız bırakmazdı.
Akşamüzeri Won, Hae’yi ikna etmişti ve Jae’ye sevgilini alıp gitmesi için işaret verdi. Jae, seve seve erkek arkadaşını alıp evine götürdü. Won ve Kyu şimdi baş başaydı. En azından Kyu için bulundukları halin duygusal algıdaki yansıması ‘baş başa kalmak’ tı. Karşısında oturan adama bakarken kafasından binlerce görüntü geçmeye başladı. Dün akşam bir öğretmen bugün de bir öğrenci, arkadaşları olan bir öğrenci ölmüştü. Floville için yirmi dört saat bile geçmeden iki ölüm çok fazlaydı. Ya Won’a da bir şey olursa… Onu sevdiğini bile söyleyememişti. Kyu’nun gözlerinden yeniden yaşlar süzülmeye başladı.
“Kyu, neyin var?” Won endişeli endişeli arkadaşının yüzüne baktı.
“Won, ya seni de kaybedersem.”
“Merak etme, bana bir şey olmayacak. Hepimiz her zaman bir arada olacağız.”
“Ben… Şey…” burnunu çekip kafasını kaldırdı ve karşısında oturan mükemmel varlığa baktı. “Ben sana aşığım. Çocukluğumdan beri; ama bunu sana hiçbir zaman söyleyemedim. Muhtemelen Sungmn’i o halde görmeseydim asla da söyleyemeyecektim.” Arkadaşının itirafıyla şaşkına dönen Won olduğu yerden kalkıp masanın etrafında dolaşıp Kyu’nun yanına oturdu. Ne diyeceğini bilemiyordu. Bir süre sessizce ellerini ellerinin arasına alıp bekledi.
“Beni kaybetmeyeceksin, kimseyi kaybetmeyeceksin. Lütfen at kafandan bu saçma düşünceleri.”
Geçmişte birçok ilişkisi olmuştu Won’un hiçbirine de aşık olmamıştı. Kyu ile ise, sadece arkadaştılar. Çok iyi eski iki arkadaş…
*Herhangi bir imla kontrolu yapilmamistir.



