Friday, December 16, 2016

Renkli Ölüm (Part2 - Panik)






Akşam, Carter ve Richardson okuldaki işleri bitince bahçede biraz ötede, 8 saattir bulundukları yerden ayrılmadan oturan çocuklarını da alıp her zaman gittikleri küçük restorana gittiler. Dördü de fazlasıyla acıkmışlardı. Masada Won babasını ve Carter’ı sorguya çekmeye başladı. Kyu bir yandan hamburgeriyle savaş verirken bir yandan da korku ve merakla onları dinliyordu.


“Wonnie, bu işleri neden bu kadar merak ediyorsun?


“Daha önce hiçbir davayı sorguladığımı hatırlamıyorum, baba.”


“Won haklı. Floville’de daha önce hiç cinayet işlenmemişti.” Dedi Kyu kocaman bir ısırık aldığı hamburgerini çiğnemeden yuttuktan sonra.


“Neden cinayet olduğunu düşünüyorsun, Kyu.”


“Sungmin’i siz de görmedi…” sustu, arkadaşının görüntüsü geçti gözlerinin önünden ağlamaklı titrek sesiyle; “Gözlerini gördüm. Normal bir ölümde öyle bir şeyin gerçekleşmesi kaç milyarda bir.”


“McLean ve Shin öğretmenin otopsisinin tamamlandığını söyledi. Bugün de gördüklerine göre aynı şekilde gerçekleşmiş ölümler. Bu da olayın cinayet olduğunu şüphe olmaktan çıkarıyor.” Masaya anlık bir sessizlik hakim oldu. Bir profesyonelin cinayeti onaylaması o an için de olsa iki gencin kanını dondurmuştu. Birbirlerine baktılar, her zaman içinde yıldızlar parlayan Kyu’nun gözleri kömür karasına dönmüştü.


“Peki, nasıl olmuş? Kim nasıl yapmış böyle bir şeyi?”


“Araştırıyoruz. Otopsi raporları birkaç gün sonra gelecek, kesin ölüm nedeni ortaya çıkar. Ve tabi yeni bir seri katilimiz olmuş olabilir.” Carter çocuklara ikinci darbeyi de indirmişti. Cinayet… Seri katil…


Doğup büyüdükleri, her santimetre karesine dokundukları bu yer artık güvenli değildi. Ardı ardına soru sormak istiyorlardı belki içten içe; ancak daha fazla detayın vereceği korkuyla yüzleşmekten kaçınmak çok kolaylarına gelmişti. Bu yüzden sus pus olup yemeklerine döndüler.


Bir ara izlendiğini hisseden Won, gömüldüğü tabaktan kafasını kaldırdı. Kyu, masum ve içi minik sönmüş yıldızlarla dolu gözleriyle onu seyrediyordu. Göz kırpıp kafasını salladı kendisini izleyen arkadaşına, Kyu’nun dolgun joker dudakları hafifçe yana kıvrıldı.


Ertesi sabah okula beraber gitmeyi teklif etmek için Jae’yi aradı, telefondaki robotik ses ısrarla ona telefonun kapalı olduğunu hatırlatıyordu. Sinyali duyduğu an panik ve tedirginlik histerileri baş göstermişti. Ya Jae’ye bir şey olduysa ya okula tek başına giderken kendi başına bir şey gelirse.


Önünde iki seçeneği vardı: koşarak okula gitmek ve yine koşarak Jae’nin evine gitmek. Elbette ikinciyi tercih etti. Hızlıca giyinip odasından fırladı ve çalışma odasına girdi. Çizim kağıtlarını altı santim çapında bir rulo yaptı ve okula başladığı sene abisinin ona hediye ettiği tüy kadar hafif; ancak üstüne normal bir insan oturduğunda bile eğilmeyecek kadar sağlam bir alaşımdan yapılma, dışı deri kaplı tüpe yerleştirdi.


Ders için gerekli kalemleri ve fırçalarını özenle seçip her birinin ucu yukarı bakacak şekilde az önceki kağıt rulosunun ortasından tüpe attı.Tüpün kapağını kapatıp bağlantı yerinden sırt çantasına sabitledi.Çantayı sırtına geçirince koşar adım merdivenler indi. Çıkış holünde aniden durdu, dış kapı ona bakıyorda, Kyu da dış kapıya. Karın boşluğunu iyice şişirecek kadar derin bir nefes aldı, elini kapının koluna atıp açtı ve sokağa fırladı. Koşar adım sokağın sonundaki eve giderken tek duyduğu ses az önce arkasından sertçe kapanan demir, bahçe kapısıydı.


Bir dakikadan kısa bir sürede Jae’nin evine gelip bahçeden içeri girdi. Kapıyı vurmadan önce tüm diyaframını boşaltması gerekti. Etrafına bakındı, sokak sakin görünüyordu, arkadaşının ziline basıp kulağını kapıya dayadı, içeriden gelen ayak sesleri duymayı umuyordu; ama ses yoktu. Bir kez daha zile bastı sonra bir kez daha…


“Günaydın, evlat?”


Kalbi ışık hızıyla kafatasına vurup aynı hızla ayaklarına çarpınca dizleri boşalan Kyu kapıya yapıştı. Güm güm çarpan kalbini ayaklarından toplayıp olması gereken yere getirince sesin geldiği yöne yani arkasına döndü. Jae’nin babası ve annesi sabah koşularını tamamlamışlar ve kahvaltı için aldıkları sıcak ekmekle eve dönmüşlerdi. Ekmeğin sıcak olduğundan emindi; korkusu yatışınca duyularından ilk burnu çalışmaya başlamış, mis gibi taze ekmeği getirmişti ona.


“Kyu, iyi misin?”


“Günaydın. Özür dilerim boşluğuma geldi, korktum biraz. Nasılsınız? Ben de Jae’yi uyandırmaya çalışıyordum. Okula beraber gideriz diye düşündüm.”


Ardı ardına cümleleri sıraladıktan sonra sustu; karşısındaki iki yetişkini bir kez daha baştan aşağı süzdü. İkisi de eşofmanla karşısındaydı Bayan Lee’nin bu saatte okulda olması gerekmiyor muydu? Peki ya Bay Lee… Her zaman kliniğini erkenden açardı.


Saat dokuz civarıydı ve ; “Ve tabi, yas nedeniyle bugün okulda ders olmayacak… evet, elbette… Pekala ben gideyim rahatsız ettim.” Omzundan düşen çantasının askısını düzeltip üç basamaklı merdivenden aşağı indi.


“Bizimle kahvaltıya kalırsan, bizi çok mutlu edersin, hayatım.” Dedi Bayan Lee, her hecesi anne şefkati dolu kelimeleri ve sanatçı asaletinin verdiği kibarlığıyla.


Eve dönmek istemiyordu elbette, yeniden tüm sokağı nefessizce koşup abisi gelene kadar o evde yalnız kalamazdı. Kahvaltı teklifi de fazlasıyla cazipti.


“Tamam, teşekkür ederim.”


“Önce Jae’yi uyandıralım.” Bay Lee Kyu’nun saçlarını karıştırıp, kolunu omzuna attı ve çocukla senkronunu bozmadan kapıya yürüdü. Bayan Lee’nin açtığı kapıdan içeri girince Kyu Bay Lee’den sıyrılıp koşarak Jae’nin odasına çıktı. Bunu yapmasının tek nedeni kahvaltı heyecanı değildi arkadaşının hayatta olup olmadığı kontrol etmekti fakat Jae odada yoktu. İçindeki panik duygusunu yine bir duyu organı, kulakları engelledi. Banyodan su sesi geliyordu. Ağır adımlarla banyo kapısına yürüdü ve hızla kapıyı açtı. “Jae!”


“Kyu!” duşkabinin içindeki Jae, arkadaşının sesini duyunca şaşkınlıkla çığlık attı ve kendini saklamaya çalıştı. “Görmüyor musun duştayım, gerizekalı. Çık dışarı.”


“Dostum seni merak ettim, kapıyı açmadın.” Kyu hala durumun farkında olmadığı için kapıda arkadaşını izliyordu. Jae, arkadaşının korkusunu anlamış olmalıydı ki ona daha fazla yüklenmeden sakince, ondan aşağı inip beklemesini rica etti. Kyu kendisine söyleneni yapıp banyo kapısını kapattı ve derin nefesi ciğerlerine hapsedip sonra onunla birlikte korkusunu bir kuş misali serbest bıraktı, ve salona indi.


Bayan Lee ve Bay Lee, kahvaltı hazırlığını tamamlamak üzereydiler. Renkleri gün batımı gibi turuncudan mora doğru sıralanmış birkaç çeşit marmelat, mısır gevrekleri için kahvaltı tabaklarının üstünde yerini almış kocaman kaseler, bir galon soğuk süt ve sıcak baget ekmeği dilimleri. Kyu, aç gözlerle masayı izlerken Bay Lee, masanın ortasına peynir dilimleriyle güneş şeklini oluşturduğu tabağı bıraktı. Bir yandan da Kyu’ya sorular sormayı ihmal etmiyordu.


“Abin evde değil sanırım, o da bize katılsa harika olurdu.” içtenliği ses tonuna yansıyordu. Sorusunu sorarken masayı izleyen gencin yüzüne gülümseyerek baktı.


“Sabah çok erken saatte çıkıp gitti.” Masanın ağız sulandırıcı görselliğinden kafasını kaldırıp Bay Lee'ye aynı içtenlikle ve istemsiz bir tedirginlikle cevap verdi. Abisinin tehlikeli işi sebebiyle arada sırada ondan dinlediği korkunç olaylar cinayetler şimdi kendi kasabasında, burnunun dibinde gerçekleşiyordu.


"Hoşgeldin, dostum." Jae'nin canlı sesi böldü düşüncelerini Kyu'nun, arkadaşına uzun zamandan sonra yeniden kavuşmuş gibi sıkı sıkı sarıldı.


"Ben de sana aşığım Kyu, ama şu an kahvaltı etmem gerekiyor yoksa bayılacağım." durumun ciddiyetinin farkında olsa da arkadaşını ancak bu şekilde yatıştırabilirdi, başarılı oldu da. Kyu kollarını gevşetip Jae'den ayrıldı ve yüzüne bakıp kocaman sırıttı.


Yarım saat kadar sonra Bay ve Bayan Lee'nin sanateseri gibi özendikleri kahvaltı masası, terkedilmiş bir şehri simgeler olmuştu. İki canavar ne var ne yok silip süpürdükten sonra masayı toplayan Jae'nin anne babasını mutfakta bırkıp odaya çıktılar.


"Dostum korktuğunu biliyorum; ama sakin olmalısın bize bir şey olmayacak. Göreceksin abin olayı kısa zamanda çözecektir. Lütfen rahatla artık."


"Haklısın, oradan bakınca fazla korkak görünüyorum sanırım."


"Öyle söylemek istemedim Kyu, biliyorsun. Dostum öyle ya da böyle bugün tatil plan yapalım, hadi."


"Törene katılmayacak mıyız?" diye sordu Kyu.


"Törenden sonrası için bir şeyler bulalım o zaman. Çok uzun sürmez zaten. Ne dersin Wonnie ile romantik bir gün geçirmek istemez misin?"


Kyu fazlasıyla kızarmıştı duyduğu cümle karşısında "Jae, şöyle konuşma diyorum sana her seferinde."


"Hadi amaa, yıllarca böyle gidemez. Mutlaka Wonnie de öğrenmeli, biliyorsun çocukluktan beri tanışıyorsunuz harika bir çift olurd... Ahh!" Kyu, yastığı susmak bilmeyen Jae'nin kafasına indirdi sonunda dayanamayıp.


"Kalk, Bay ve Bayan Lee hazırlanmışlardır, gidip şu törene katılalım. Bir daha da böyle şeyleri sesli dile getirme."


"Tamam, tamam, bekle giyineyim." Jae yataktan kalkıp dolabına giden bir kaç adımlık mesafeyi adımladı ve ne giyeceğine karar veremediği için boş boş kıyafetlere bakmaya başladı.


"Aslında..." Kyu bir şeyler söylemek için ağzını açtı ama arkadaşına değil yere bakıyordu. "Ben ona itiraf ettim."

Kafasını yerde tutmayı sürdürdü bir yandan da arkadaşının vereceği tepkiyi merak ediyordu. Jae, olduğu yerde 360 derece dönüp şaşkınlık içinde arkadaşına baktı.


İçine kapanık sevgili dostu, anne babasından yıllar sonra yeniden kaybetme korkusunu iliklerine kadar yaşamıştı bunu çok rahat anlıyordu Jae. Kalbi sonunda Kyu'ya galip gelmiş olmalıydı. İtiraf etmesine mi sevinmeliydi yoksa bu olaylardan yine bu kadar etkilenip yenden depresyona girme ihtimaline mi üzülmeliydi karar veremedi, Jae. Arkadaşının eski günlerini hatırlamak bile istemiyordu.


"Eeee?"


"Ne, eee? Elbette hiçbir şey yok. Won beni sadece dostu olarak görüyor işte. Benim için bir umut yok, Jae."


"Benim var. Merak etme dostum yakında Won da sana aşkını itiraf edecektir. Biliyorsun o kadar ilişkisi oldu hiçbirine aşık olmadı, Bence kızları sadece kırmamak için kabul ediyor onların tekliflerini."


"Beni teselli etmene gerek yok. Dün pek de bir şey hissdiyormuş gibi değildi, her zamanki Won'du işte. Çıkalım mı artık?"


"Tamam." Jae, sohbeti daha fazla uzatıp Kyu'nun üzerine gitmek istemedi. Çünkü ne kadar çabalarsa çabalasın Kyu bildiğine inanıyordu.



Bay Lee, arabayı okulun otoparkına doğru sürerken Kyu, camdan dikkatlice etrafı inceliyor, Won ya da Hae’den birini görmeye çalışıyordu ya da ikisini de. Ana binanın arkasında öğretmenlere ayrılan küçük parkta boş bir aralığa Bay Lee, arabayı park edip motoru kapatınca Kyu kendini birden arabadan dışarı attı. Arkadaşının bu saçma tavırlarına alışık olan Jae hiç yadırgamadan arabadan inip ona katıldı.


Bayan Lee, tören öncesi diğer eğitimcilerle bir arada olmak için okula giderken Bay Lee ve iki genç kampüsün ön tarafındaki bahçeye yürüdüler. Ön tarafta iki polis aracı ve araçların yanında ikişer tane resmi kıyafetli polisi farkettiler once. Okul yönetimine bilgi veren emniyet, guvenliği sağlamak amacıyla koruma olsun diye okula tam zamanlı ekip göndermişti. Bahçede tören için hazır bulunan gençler ve aileleri insanı rahatsız eden bir tedirginlik içinde bekleyişlerini sürdürüyor, herkes yanından geçene tuhaf gözlerle bakıyordu. Floville’de herkes birer şüpheliydi sanki, eskiden olsa her gördüğüyle merhabalaşıp uzun uzun sohbet eden ebeveynler şimdi bir selamı bile çekinerek veriyorlardı birbirine.


“Bir an once bu atmosferin dağılması ve olayların çözülmesi gerekli yoksa kimse bir daha kimsenin yüzüne bakmayacak. Güzelim kasabam ne hale geldi.” Diye kendi kendine söylendi Bay Lee. Önden yürüyen ikili onu duymuşlardı ama bir şey söylemediler. İkisi de etrafta arkadaşlarına bakınmakla meşguldüler.



Polis araçlarının arkasına şerifin aracının yanaştığını gören Bay Lee, çocukları bırakıp Hae’nin babasının yanına gitti. Aynı anda Hae’de arabadan inmiş arkadaşlarına doğru yürüyordu. İkilinin dikkatini ilk arkadaşlarının yüzündeki gerginlik çekmişti. Sevgilisinin bu halinden hiç hoşlanmayan Jae hemen neyinin olduğunu sordu ve aldığı cevapla gerildi. Akşamdan beri Won’un telefonu kapalıydı ve bugün de evde değildi. Hae, kendi babasının Richardson’la görüşmesinden anladığına gore Richardson akşam Won’un erken yattığını sabah ise kendisiyle beraber erkenden evden çıkmak isteyen oğlunu prova yapması için kasabadaki dans salonuna bırakmıştı. Ancak sabah Hae, babasıyla beraber dans salonunun önünde durmuş Won’a bakmak istemişti. Onun bu kadar gerilmesine neden olan ise salonun kapalı oluşuydu. Şu anki duruma gore Won olması gereken yerde değildi ve ulaşılamaz durumdaydı.


Gözleri dolan Kyu aptal aptal arkadaşlarının yüzüne bakıyor onlardan gelecek bir rahatlatma cümlesi bekliyordu. Hae ve Jae ise durumu babaları ve Richardson ile hemen paylaşıp paylaşmamak konusunda tartışıyorlardı. İki gündür olan olaylar nedeniyle Won’un başına bir şey gelmiş olması fikri ikisi istemese de kafalarından gitmiyor, giderek paniğe kapılıyorlardı. Ama ara ara böyle ortadan kaybolan Won’un her an bir yerden çıkıp gelme ihtimaline karşı da gereksiz daha da ortamı germiş olacaklardı. Yine de korkularını aşamayıp babalarına durumu anlattılar. Bu sırada da ellerinde olmadan arkalarında sessizce duran ve korkunun girdabına kapılıp titreyen Kyu’yu bir süre görmezden gelmişlerdi.


Şerif, oğlu Hae ve iki arkadaşına Bay Lee ile kalmalarını kendisinin ve bir kaç adamının Won’a bakmak için kasabayı dolaşacaklarını söyleyip arabasına bindi. Arabayı çalıştırırken de yolcu koltuğunun yarı aralık camından bahçedekilere seslenip Richardson’a şimdilik bir şey söylememelerini tembihledi.

Düşündükleri gibi Won yine bir yerlerde yalnız kalmak istemişse babasını telaşlandırmanın anlamı yoktu. Ve eğer böye bir zamanda Won bu tip bir şey yapmak istemişse arkadaşlarından ağır bir fırça yemeyi de göze almış olmalıydı. Hae normal şartlarda bile Won’un bu ara sıra kaçışlarına tahammül edemezken şu günde kaybolmanın bedeli ağır olacaktı.


“Ya Won’a bir şey olduysa… Ya Won’a bir şey olduysa…” Kyu sessizliğini bozmuş olduğu yerde aynı şeyi tekrarlayarak ağlıyordu.




“Ya Won’a bir şey olduysa…”