Sunday, June 30, 2013

Tradianen (Part-2)


"Sence yine ne konusuyorlar iceride?"

"Yeni cocugu sanirim. Sonunda Pro onu bulmus ve Chen'i gorevlendirmis."

"Wooaa, iyi bir kutlama bizi bekliyor."
Kris isimli, uzun, keskin bakisli cocuk sozunu kesti.

"Channie. Bu insanlığın ve türümüzün devamı için bir görev eğlenilecek br şey değil.”

"Ben gidiyorum. Pro toplanti yaparsa cagirirsiniz." Dislerini gostererek gulumsedi karsisindakine ve uzun koridordaki kapilardan birinde kayboldu. Yalniz kalan Kris de Pro'nun kapisinin onunde beklemek yerine kendi gorevini tamamlamak icin ayrildi.

Ana cadde de gezerken gozune bir cafe takildi, icerisi cok kalabalik gorunuyordu. Bir kahve almak icin iceri girdi. Klasik bir cafe gorunumunde olan yeri farkli kilan, diger yerlerde rastlanmayacak agir seker ve kahve kokusuydu; belki de insanlari ceken buydu. Kucuk iki kisilik masalarin rastgele serpistirildigi bu yer Kris'e cok sicak gelmisti. Iki adet donut ve kahve alip, cafenin bar masasina kuruldu. Onunde kosusturan calisanlari izleyerek kahvesinden bir yudum aldi. Kahve makinesinin arkasinda kaybolmus, genc bir cocukta gozleri kilitlendi. En fazla 19 yaslarinda, hos kesimli siyah sacli, kocaman gozlu, elindeki sut kopugu kadar beyaz tenli, kisa boylu bir cocuktu.

Ogleye kadar cafede oturdu Kris. Telefon gorusmeleri ve internette sorf yapti, gazete okudu, dergilere goz gezdirdi. Ogle saatinde kapidan cikip iki yandaki hamburgerciye girdi. Siparisini verdi ve servis bankosunun onunde hamburger menusunu beklerken yan gozle kapiyi izlemeye koyuldu.

Bir cift iceri girdi, Kris'in bulundugu yone dogru yoneldiler, yaklastilar ve yandaki kasada siparislerini vermek icin durdular. Ciftten erkek olan Kris'e bakti. Kris de gozlerini dikmis onu izliyordu. Cocuk gordugu bu uzun boylu cocugun etki alanina girmis gibiydi. Kendisini neden izledigini anlayamamasinin yani sira neden O da Kris'ten gozunu alamiyordu. Bu durumdan tedirgin oluryordu, kiz arkadasinin koluna saglam bir dirsek atmasiyla biraz olsun kendine gelen genc, kasanin uzerindeki menuleri incelemeye koyuldu. Kris'te seytani seytani gulumseyerek yemegini bitirmeye koyuldu.

Saat tam 12:30'du. "Simdi." diye icinden gecirdi ve hamburgercinin kapisi acildi. Kocaman gozlu latteci cocuk iceri girdi, Kris'in yanindan gecip kasada sirasini beklemeye koyuldu. Iste tam da o sirada Kris' i farketmisti. Onu bir saat kadar once cafede gordugunu hatirladigini belli etmek ister gibi hafifce gulumseyerek selamladi. Kris de en cekici gulumsemesini takinip cocuga karsilik verdi. Genc buna karsi koyamamisti, hamburger menusunu aldiktan sonra Kris'in yanina geldi.

"Oturabilir miyim?"

"Elbette." Kris eliyle yanini isaret etti.

"Neredeyse tum sabah cafedeydiniz."

"Evet, ara sira islerimi disarida halletmeyi seviyorum, daha az yorucu oluyorlar."

"Sizin icin buyuk sans. Ben tum gun kahve makinelerinin yanindan ayrilamiyorum."

"Baska bir meslek bulmalisin kendine." dedi Kris. Bir an gozleri parladi genc cocugun ve ayni anda tum isiklar sondu goz bebeklerindeki.

"Nasil? Okulumu bitirene kadar istedigim gibi bir iste calismam mumkun degil. Ayni zamanda okulumu da bitirmek icin para kazanmam gerekiyor. Bu isi yapmaya mecburum, bir cafe olmazdi da bu seferde hamburgerci olurdu."

"Bu arada ben Wu Fan." elini uzatti genc cocuga.

"Ah, ozur dilerim kabalik ettim. Ben de Do KyungSoo. Tanistigima memnun oldum, efendim."

"Ben de KyungSoo." lokmasini isirdi, bir yudum da iceceginden alip devam etti. "Oyle olmak zorunda degil."

"Anlamadim."

"Ogrenci ve deneyimsiz oldugun icin bu tip yorucu islerde calismak zorunda degilsin."

"Tersi bir durumun pek mumkun oldugu sanmiyorum."

Kris peceteye ellerini sildi, gomleginin cebine elini atip bir kart cikardi. Sakince Kyungsoo'ya uzatti. Bu harekete anlam katmaya calisan cocuk karti Kris'in elinden alip incelemeye basladi.

"Ne zaman bunun mumkun kilinmasini istersen bana ulasabilirsin. Kendini kesfetmene yardimci olabilirim." dedi ve masadan kalkip hizla hamburgerciden cikti. KyungSoo afallamis bir sekilde,

Kris'in arkasindan bakakaldi. Kendine gelir gelmez Kris'in pesinden kosup restoranttan cikti. Fakat cok gecti, adam coktan ortadan kaybolmustu.

Yine seytani gulumsemesiyle asagida saga sola bakinan KyungSoo'yu izledi, Kris. Hemen karsi binanin çatısından kendisine bakınan D.O yu izliyordu.

"Cok yakinda yine gorusecegiz, KyungSoo." dedi.
KyungSoo elindeki karta bakti. Aramakla aramamak arasinda bir sure gidip geldikten sonra, is saatinin geldigini farkedip karti cebine atti ve cafeye gitti.

Tum gun musterileri icin kahve hazirlarken akli cebindeki karttaydi. Sadece bir kolej ogrencisiydi; annesi ve babasi kendi parasini kazanmasi gerektigine karar vermisler ve ozguven sahibi olsun istemislerdi. Fakat isi cok yorucuydu ve cogu zaman odevlerine zaman ayiramayacak kadar bitkin oluyordu. Bu nedenle ders ortalamasi bile dusmustu. KyungSoo da gururlu bir cocuk oldugundan bunu ailesine belli etmemeye calisiyor ekstra caba sarfediyordu.

Cok seri bir sekilde kahve siparislerini alip, hatasiz hazirlamak, yaklasik onbir saat ayakta olmak, gerektiginde cafenin masalarini temzilemek... Her aksam eve dondugunde tabanlari su toplamis ayaklarini dinlendirmek... "Ahh, nasil bir sey beni bundan kurtabilir." dedi kendi kendine. Hala ogle yemeginde hic tanimadigi adamla yaptigi konusmayi olcup tartmaya calisiyordu. En azindan bir gorusme... Tek bir gorusme ile ne olacagini anlayacakti. Bir telefon etmekten ne cikardi; ki kaybedecek hicbir seyi yoktu.

Aksam soyunma odasinda uniformasini cikarip gunluk kyafetlerini giydi, yorgunluktan agir agir hareket ediyordu. Sirt cantasini alip, arkadaslarina iyi aksamlar dileginde bulunup cafeden disari atti kendini. Sokagin havasini icine cekti. "Ah, birazcik oksijen." Agir adimlarla eve dogru yururken yine kafasindan yemekteki konusmayi gecirdi. Elini arka cebine atti."Lanet olsun." arkasini donup cafeye dogru kosmaya basladi. Kart uniformasinin cebinde kalmisti. Var gucuyle kosuyordu. Tam cafenin isiklari sonerken iceri daldi. Sefinden ozur dileyip arka tarafa gecti. Sarsak hareketlerle dolabini acip uniformasinin pantolonunun cebinden karti aldi ve jeaninin cebine koydu. Sefine yeniden iyi aksamar dileyip cafeden cikti. Uzerine olaganustu bir rahatlik cokmustu. Agir agir kaldirimda yururken cebinden karti cikarip bakti, cep telefonunu aldi ve ilk numarayi cevirdi. Ucuncu calisindan sonra telefon acildi.

"Hilton Hotel, 1401 numara." dedi karsisindaki ses ve telefon kapandi.
Hilton Hotel mi diye gecirdi icinden. Iyi de oraya nasil gidecekti ki. Orasi icin fazla gunluk bir kiyafetti uzerindekiler. Yine de sansini denemek istedi ve metroya yurudu. Hilton Hotel'e yakin olan duraga geldiginde metrodan indi. Gergin bir sekilde istasyondan cikip otele dogru yurudu. Otele gelince resepsiyona yoneldi. "1401 numara" diyip gorevlinin yonlendirmesiyle asansore gitti. 1401 numaranin oldugu kata geldiginde koridorda agir ve dusunceli adimlarla ilerledi. odanin onune geldi. Derin derin bir kac kez nefes alip verdi, kapiyi caldi. Bir sure sonra kapi acildi. Karisinda uzun boylu, koyu tenli ve koyu kumral sacli olaganustu yakisikli bir genc adam duruyordu. Genc adam soguk bakislariyla KyungSoo'yu suzdu ve iceri girmesini isaret etti.

KyungSoo, telasla cebindeki karti cikarip yazan isme bakti. "Bay Wu Fan icin gelmistim." dedi.

"Dogru yerdesin." dedi, soguk bakisli genc.
KyungSoo, biraz korkmus biraz saskin odaya girdi. Burasi bir suitti. Oturma bolumunde ayakta durup etrafi inceledi. Etrafta Wu Fan yok gibiydi. Arkasini donup odadan cikmak icin hamle yapacakken uzun boylu gence carpti ve aniden panikle bir adim geri cekildi.

"Gozlerin... Ne kadar da buyukler." dedi genc adam ve KyungSoo'ya yaklasip omuzlarini kavradi. O anda tum odanin yerinden oynadigini hissetti KyungSoo ve bir anda dudaklarinda bir nefes, sicaklik ve islaklik hissetti. Bedeni kivraniyordu, hic boyle hissetmemisti. Vucudundaki tum sinir uclari harekete gecmisti. Duygulari bir kac kez doruk noktasina ulasti. Vucuduna hakim olan arzuya karsi koyamiyordu.

Sabah telefonun sesiyle gozlerini acti. Tanimadigi bir odadaydi ve telefon hala deli gibi caliyordu. Uzanip acti.

"KyungSoo, neredesin?"

"Anne, ben... Gece vardiyasindaydim ve haber veremedim. Burada uyuyakalmisim." diye yalan soyledi.

"Hemen eve gelmelisin." dedi karsisindaki ses sinirle ve telefon kapandi.
KyungSoo yatakta dogruldu, belden asagisindaki sizlama onun oturmasina engel oluyordu. "Lanet olsun, bana ne oldu?" dedi kendi kendine ve zar zor yataktan cikip son hizla giyinip kendini odadan disari atti.

Gozleri dolu dolu kacarcasina otelden ayrilip metroya dogru yol aldi. "Tum bu olanlar neyin nesiydi boyle. Hic tanimadigim bir adamla mi yattim ben simdi? Tanrim, nasil olur da bu kadar aptal olurum. Hicbir seyi hatirlamiyorum. Arghh, aptalsin KyungSoo." kendi kendine sesli sesli soylenerek ve gozlerinden akan yasi elinin tersiyle silmeye calisarak metroya inip evinin yolunu tuttu.



"Niye hep aptalları bana gonderiyorsunuz, anlamiyorum."

"Cunku bu senin gorevin, Kai."

"Ha ha... Ben neden ava cikamiyorum acaba? Bence benim yerime bunu sen de yapabilirdin Kris." alayci ve gergin suratiyla karsilik verdi.

Koridorda iki yakisikli tartisiyorlardi. Kisa boylu joker dudakli genc yanlarina yaklasti.

"Yine neyi sikayet ediyorsun, Kai?"

"Iki gunde ikinci kez bana iki adet aptal ve masum çocuğu gönderiyorsunuz."

"Eminim ikisinden de zevk almissindir." dedi Jongdae joker dudaklari kivrildi gulumserken.

"Sonucta gorevim. degil mi? Zevk vermek ve onlari buraya getirmek, gorevim."

"Bence Pro seni bundan sonrasi icin dinlendirebilir. Belki de senin yerine Chanyeol'u gorevlendirir." dedi Kris.

"Sana katiliyorum Kris. Ha unutmadan, Suho hic de masum olmayabilir. Sonucta Tradianen'i iki kez aradi degil mi." diye ekledi Jongdae.

“Saçmalama Chen, Nemfoman olduğu için de olabilir. Aksi halde nereden anlayacak ki.”

Koridorda sesleri duyan diger biri daha kafasini kapidan uzatip sohbete daldi. "Suho, hic masum degil. Ve kesinlikle cok ac." dedi.

"Ahh, Luhan. Ilk tadina sen baktin ne de olsa. Ve hala nemfoman olduğunda ısrarcıyım." diye karsilik verdi Kai.

"Sen mi bakmak isterdin?" seytanca gulumseyerek Kai'ye yuklendi, Luhan.

"Millet, hallettiniz mi?" Chanyeol her zamanki dislerini gosteren siritsiyla yanlarinda belirdi. "Pro sizi gormek istiyor." dedi parmagiyla Kris ve Kai'yi isaret ederek.

Kris koridorda hemen Pro'nun odasina dogru gitmek uzere merdivenlere yoneldi. Kai'de gozlerini devirip Kris'i takip etti.

Pro'nun odasina giden ikiliyi goren Xiumin, hala koridorda sohbet eden Luhan, Chanyeol ve Jongdae'nin yanina yaklasti.

"Hmm, bir kurban daha ha." dedi uzanip Luhan'in dudaklarina bir opucuk kondurarak. Buna karsilik Luhan sag elini Xiumin'in belinden asagi kalcasina kaydirip orada sabitledi.

"Kiskandin mi?"

"Biri icin senin gittigini duydum. Kai'de halledebilirdi sonucta."

"Ben görevlendirildim.”

"Ve sende O'nu ayni beni karsiladigin gibi karsilayip yataga attin oyle mi?"

"Zevk vermek benim gorevim, bunu kendim icin yapmadim."

Chanyeol bir kahkaha kopardi. "Tabi, eminim keyif almamissindir." dedi.

"Bak, bu dev bile senin nasil bir libidoya sahip oldugunun farkinda."

"Benim kucuk sincabim, sen ona kulak asma." dedi Luhan ve Xiumin'in kalcasinda duran eliyle
Xiumin'i biraz daha kavradi.




Bu sirada Pro'nun odasinda bir anlasmaya variliyordu.

"Gercekten, bir sure istemiyorum bunu yapmak. Cok yoruldum. Tum sehri dolasip avlananlar Kris, Jongdae ve Chanyeol; ama ben hep bir odada bana gelenleri beceriyorum."

"Zevk vermek daha kibar bir tabir olurdu, Kai." dedi Pro "Pekala, Kris bundan sonra KyungSoo ile sen ilgilen. Onun hala ailesiyle yasiyor olmasi isimizi biraz zorlastiracak. Onu bir an once burda istiyorum."

"Tamam, patron." alayci alayci siritti Kris.

"Sana gelince Kai. Yeni ava sen cikacaksin. Bu seferki gencin adi Yixing. O'nun Luhan'i aramasini sagla."

"Zaten baska kimi ariyorlar ki." dedi Kai gozlerini devirerek.

"Kisa bir sure icin burada olacak ve gelecek hafta Cin'e donuyor. Ona engel olmalisin. Sen basarisiz olur da Yixing Cin'e donerse. Türümüzün korunması için pek bir şansımız kalmaz. Lütfen gidip dinlen ve bana Yixing'i getir. Cikabilirsiniz simdi."

"Gorusuruz, patron." dedi Kris ve goz kirpip odadan cikti.
Sonunda biraz huzur buldugunu hisseden Kai, Pro'nun odasindan ciktiktan sonra Kris' in omzuna dokunarak "Iyi sanslar Benben." diyip kosarak alt kata, odasina indi.

Odasinin serinliginde kendini yatagina atip biraz kestirmek istiyordu. Perdelerini kapatti, odasi simdi neredeyse zifiri karanlikti, yataga sirt ustu uzandi ve gozlerini kapatti.  "Ben dun..." dedi karsisindaki guzel yuzlu masum cocuk. "Ben dunku kizil sacliyi ariyorum mu demeye calisiyorsun."

"Evet."

"Demek ondan daha cok zevk aldin. Demek ondan etkilendin."

"Evet."

Kai birden gozlerini acip yataktan firladi; Junmyeon, o bir iki saatlik uykuda ruyasina nasil olmustu da gelmisti. Kai ruya gormezdi ki. Gercekten de Luhan'i mi istiyordu. Ondan mi etkilenmisti. "Oysa ben de isimi iyi yapiyorum." dedi kendi kendine. Kalkip dusa girdi.

Hava kararmak uzereydi. Giyinip odasindan cikti. Yixing'i bulmak icin kendini sokaga atti. Iki parmagini saklatti ve bir anda kendini luks bir sitenin onunde buldu. Biraz etrafi inceledikten sonra tekrar parmaklarini saklatti. Simdi ise bir odanin icindeydi. Cok sade ve cok klas dizayn edilmis bir odaydi. Buyuk bir yatak, bir berjer, calisma masasi. Odadan acilan bir baska odaya ilerledi. Giyinme odasiydi burasi ve iki duvari kocaman dolaplar kapliyordu. Yatak odasina dondu. Yatagin yaninda komidinin uzerindeki fotograf gozune takildi, bir aile fotografi. Yaklasip gumus cerceveli fotografi eline aldi. "Demek Luhan'i arzuladin, Junmyeon ssi. Oyle olsun bakalim." dedi.


Saturday, June 22, 2013

Tradianen (Part-1)

Hafta sonu arkadaşlarıyla aquapark planlarını sonunda gerçekleştirebilecekleri için seviniyordu. Haftalardır her seferinde planyapmalarına rağmen her seferinde bir sorun çıkıyor ve bu yaz eğlencesi erteleniyordu.

Bugün hava kendinden beklenmeyecek bir performansla tüm sıcaklığı ve güneşi ile Seoul’u ısıtırken, sırt çantasına havuz şortu, havlu ve yeni giyecekler tıkıp evden çıktı Suho. Arabasına atlayıp Lotte World’e doğru yola koyuldu.  Arkadaşlarıyla ortak buluşma noktaları olarak burayı belirlemişlerdi. Ulaştığı noktadan sonra arabasına ihtiyacı olmayacağı için kapalı otoparka girip dev alanda arabasını koymaya uygun bir park yeri aradı. Olabildiğince kapıya yakın bir yerdi gözüne kestirdiği.

Park işini hallettikten sonra asansöre binip ana kapının olduğunu kata çıktı. Sıcaktan bunalmış olan bir insan seli kendini klimaların egemenliğindeki alışveriş merkezine akarken Suho umursamazca sele karşı kulaç atıyor gibi hissetti. Bu yaptığı saçma benzetmeye elinde olmadan gülüp “Ahh, ne güzel bir gün.” dedi seslice.  Kapıdan çıktığı sırada arkadaşlarından biri omzuna dokunup Suho’nun korkuyla sıçramasına neden oldu. Diğer arkadaşları da ikisine katılınca kendilerini sosyal tesislere dar attılar.

Birkaç saattir havuzda çeşitli oyunlar ve kahkahalarla eğlenirlerken susadığını hisseden Suho, havuzdan çıkıp bir şeyler içmek için poolbara geçti.

Standart erkeklerde olmayan bir yüzü vardı Suho’nun. Hafif çıkık elmacık kemikleri, uzun yüzü, sivri çene yapısı, bir Koreli’ye göre büyük sayılabilecek gözleri ve yüzünden hiç eksik olmayan bir gülümsemesi ile arkadaşları arasında Flower or olarak anılıyordu. Fiziksel özellikleri bir yana genel anlamda soğuk ve garip bir çocuktu. Bunun en belirgin nedeni ise yetiştirildiği aristokratik aile kurallarıydı. İnsanlarla hemen kaynaşamaz önce herkesi uzaktan izler sonra iletişim kurmaya çalışırdı. Tabi doğal garipliği nedeniyle her seferinde ilk izlemi karşı tarafta tuhaf bir tat bırakırdı.

Bugün tüm soğukluk ve tuhaflıklarının aksine poolbara oturup şirin şirin gülümseyerek barmenden bir kokteyl istedi. Yetenekli barmen gösterişli hareketlerle büyük kokteyl bardağına birbiri ardına farklı tatları eklerden hayranlıkla onu izlemeye başladı. Ta ki yanındaki sandalyeden gelen “Seoul’deki birçok insanla ortak noktamız varmış.” sesiyle tüm seyir zevki bölünene dek.  Suho ilk anda yanındaki gencin kiminle konuştuğuna anlam veremeden sadece duyduğu sese tepki olarak kafasını çevirip saf saf yanındakinin yüzüne baktı.

“Üzgünüm, Sizi rahatsız etmek istemedim, sesli düşünüyordum sadece. Sık sık kendi kendime konuşurum da.” beyaz dişlerini göstererek gülümsedi genç adam. İnsanlara temkinli yaklaşan Suho için bir ilkti bu, adama ısınmıştı bir anda.

“Yoo, ben üzgünüm, bir an benimle konuştuğunuzu sandım.” dedi utangaç bir tavırla, sonra dada hazır olan kokteylini almak için barmene dönmeye yeltenmişken yeniden yanındaki yabancıya baktı.

“Aslında biliyor musunuz, ben de çok kendi kendime konuşurum.” Az önce almadığı kokteyl bardağını alıp bir yudum tadına baktı. Havuzdan çıktı çıkalı daha da sıcaklamıştı ve bir yudum bile içini serinletmeye yetmişti.

"Demek ki daha çok ortak özelliğimiz varmış, bu günü burada eglenerek degerlendirmekten baska. Sanirim arkadaslarinizla geldiniz siz de."

"Evet, siz?" çocuk gibi kafasını sallayarak ağzından çıkan kelimeleri destekledi.

"Ben de arkadaslarimla geldim. Bakin orada egleniyorlar. Biraz susadim ve bir seyler icmek icin ara verdim." ileride havuzda sakalasan kizli erkekli bir grubu isaret etti.

"Ayni sekilde. Soguk bir seyler iyi gelir diye dusunmustum."

"Kim Jongdae." elini uzattı gülümsemesine bir saniye bile ara vermeyen yabancı.

"Kim Junmyeon." diyerek uzatilan ele karsilik verdi Suho.

"Memnun oldum, Junmyeon ssi.". Suho, kendini tuhaf hissetmisti. Karsisindaki adamdan acayip bir elektrik yayiliyordu. Keskin bakislari ve joker dudaklarindan yayilan gulumseme cok ilgi cekiciydi. Ister istemez ilgilenmisti adamla.

"Ben de." Diyebildi sadece.

"Benim gidip arkadaslarima katilmam gerekiyor, size iyi eglenceler." dedi genc, bar sandalyesinden kalkip arkasini dondu ve hizli adimlarla uzaklasti. Az once isaret ettigi kalabaligin yanina yaklasinca duraksadi, bir sure bakindi ve baska bir tarafa giderek gozden kayboldu. Az sonra kokteylini bitiren Suho'da oldugu yerden kalkti ve arkadaslarina katildi.

Muhtesem yorucu; ama bir o kadar da eglenceli bir gunun ardindan, evine donen Suho, solugu dusta aldi. Biraz olsun rahatladiktan sonra, ertesi sabah golf oynamaya gidecegi icin erkenden uyudu.

Sabah alarm sesiyle gozlerini acip, israrla calmaya devam eden alarmi susturdu. Yataktan kalkti, yuzunu yikadi, saclarina sekil verip hazirlandi. Golf kiyafetlerini giydi, ayakkabilarini cantaya koydu. Golf setini sirtlayip evden cikti. Tek tek tüm adımları halledip sonunda gitmeye hazır olduğuna kanaat getirince. Kapıdan çıkmadan antrede kendine bi gülücük atıp sırtladığı golf setiyle kapıdan çıktı. Asansorle garaja indi, golf setini arabasinin bagajina ozenle koydu.

Golf sahasina geldiginde, gorevlilerden kendi dolap anahtarlarini aldi, kisisel esyalarini dolaba birakip, golf arabasiyla sahaya girdi. Golf cantasindan golf sopalarindan birini ve toplari aldi her zaman ki bolgede yerini alip, calismaya basladi. Bir ara gozu uc delik ilerde vurus yapmaya hazirlanan bir adama takildi. Tanidik biri gibi gelmisti, adami incelemeye koyuldu. "Woah, cok saglam vuruslari var." dedi seslice.

Uzaktaki adam sanki onu duymus gibi bir anda arkasina donup Suho'ya bakti. Istemsiz olarak geri bir iki adim atti Suho. Korktugu icin mi yoksa sasirdigi icin miydi? Bu adam dun aquaparkta karsilastigi genc degil miydi? Uzaktaki adam hafifce eliyle Suho'yu selamladi ve arkasini donup onundeki topa vurmak icin pozisyonunu aldi. Meraklanmisti, simdi. Daha once O'nu hic buralarda gordugunu hatirlamiyordu. Gorse mutlaka bilirdi. Sopasini omzuna atip golf oynayan gence dogru yurudu.

"Merhaba, dun tanismistik." dedi genc adama.

"Hatirladim tabi ki. Nasilsiniz, Junmyeon ssi?"

"Iyiyim, tesekkur ederim. Sizi daha once burada hic gormemistim, yeni uyelerden misiniz?"

"Aslinda uzun zaman oldu, ben de sizinle hic karsilasmadim, cok garip. Hatta az once sizi farkedince cok sasirdim."

"Ayni sekilde. Belki de farkli gunlerde geliyoruzdur."

"Ben onceden hafta ici geliyordum. Ama son donemde aile varisi olarak islerin basina gecince, hafta sonu gelmek durumunda kaliyorum."

"Ben bir kac senedir babamla calisiyorum, Jongdae ssi. Tek bos zamanim pazar gunu, burada degerlendirebilcegim."

"Iki gun icinde fazlasiyla tesaduf yasamadik mi? Bence bugun bir seyler yapmaliyiz. Arkadasligimizin baslangici olur."

"Tamam, harika bir fikir. Ama once ufak bir savasa ne dersin?"

"Seve seve kabul ederim." genc Jongdae'nin yuzunde seytani bir gulumseme belirdi.

Ogleden sonra saat uce kadar golf oynadilar. Ikisi de inanilmaz keyif almis gorunuyorlardi, dolaplarina donerken. Suho, dusunu da alip ciktiktan sonra, lobide Jongdae'nin gelmesini beklemeye koyuldu.

Yemegi golf kulubunun restoraninda yemeye karar verdiler. Restorant dikdortgen seklinde alabildigine uzun sadece cam kenarinda tek sira masalardan olusuyordu. Muhtemelen musterilerin tum manzaraya hakim olabilmeleri istenmisti. Golf sahasi yapimi icin -henuz- tahrip edilmemis arka kisimdaki ormana ve dogal bir gole aciliyordu tum camlar.

Suho ve Jongdae, herhangi bir masaya oturdular, hizli bir beyin firtinasiyla ne yiyeceklerine karar verip menulerini garsona uzattilar. Kadehlerine dolan kirmizi sarabi yudumlamaya basladiklari sirada, Jongdae:
"Kendimi cocuklugumdan beri yalniz hissederim ben. Her zaman isle mesgul oldu ailem. Beni de kendileri gibi yetistirdiler."
"Bu ulkede bir cok cocugun kaderi bu, yalnizlik."
...
"Guzel bir sohbetti Junmyeon ssi. Eslik ettigin icin tesekkur ederim."

"Asil ben tesekkur ederim." cebinden bir kart cikardi. "Burda numaralarim ve adresim var. Belki golf icin yeniden rakibe ihtiyacin olur."

"Bu da benim kartim. Ne zaman istersen bana ulasabilirsin." elindeki karti Suho'ya uzatti. Vedalasip ayrildilar.

Suho eve gelince, golf takimini dolaptaki yerine yerlestirdi. Evdeki yardimcisindan kendisine bir bardak portakal suyu getirmesini istedi. Ceketini cikarip asti, gecip koltuga kuruldu ve televizyonda kanallari gezinmeye basladi.

Suho, ailesinin evine cok yakin bir sitede tek basina yasiyordu, Yaninda cok uzun zamandir onlarin hizmetini yapan, aile sirlarina da elinde olarak ya da olmayarak sahit olan bir yardimcilari yasiyordu. Portakal suyunu ictikten sonra kanallari zaplamaya devam ederken Suho'nun gozleri kapandi ve uzandigi koltukta uyuya kaldi.

Birkac saat sonra aniden uyandi. Koltukta uyumus olmanin verdigi agrilari yok etmek icin kollarini iki yana acip gerindi. Aklina gelmis olacak ki Jongdae'nin kartini almak icin yerinden kalkip cantasina uzandi. Karti buldu, ama orada baska bir sey daha vardi. Bir kravat... Kendisine ait olmayan bir kravat...  Cantanin icinde kendisine ait olmayan esyalar vardi ve bir de telefon. "Sanirim cantalari karistirdik. Arayip haber versem iyi olacak." dedi seslice. Cantadan cikan telefonu aldi. Kendi numarasini cevirdi. Telefon kapaliydi. Cantadayken sarji bitmisti muhtemelen. Jongdae'nin verdigi kartta iki adet numara vardi; ilkini cevirdi, mesgul caldi. Bu numara bu telefona ait olmaliydi. Diger numarayi cevirdi. Jongdae, iki telefon birden mi kullaniyordu, wooaa...

Cevirdigi numara ucuncu calisinda acildi. Karsidaki ses, Jongdae'nin sesine benzemeyen, biraz daha seksi bir tona sahip;

"Savory Hotel, 2004 numara." dedi.

"Oh, ok. Geliyorum hemen." diye karsilik verdi Suho, coktan yuzune kapanmis telefona. Ceketini ve arabasinin anahtarlarini alip evden hizla cikti, arabasina atlayip Myeongdong'daki Savory Hotel'e gitti.

Hotel'in kapisindan iceri girince resepsiyona gidip "2004" dedi. Resepsiyonist hemen Suho'yu 20. kata yonlendirdi.

Suho, Savory Hotel'i cok iyi biliyordu aslinda, bir cok kez burada bulunmustu; aile yemekleri, arkadas toplantilari, kacamaklar. Asansorden inip, yerler tamamen koyu mavi hali kapli, duvarda ise minik cicekli ithal duvar kagidi olan uzun koridorda agir agir numaralara bakarak yurudu. 2004'un onune gelince durdu, sag elini yumruk yapip, kibarca kapiyi iki kez yumrukladi. Kapiya dogru yaklasan adimları dinledi ve birkaç saniye sonra kapı acildi.

"Ah, merhaba. Yanlis yere geldim sanirim. Uzgunum rahatsiz ettim." Dedi Suho hemen karşısında Jongdae’ye benzemeyen adamı görünce.

"Hayir, sanmiyorum." dedi. Suho'nun karisindaki kizil dalgali sacli.

Bu nasil bir yakisiklilikti. Suho'dan biraz daha uzun, yuvarlak gozlu, kirpiklerinin uzunlugu bakislarina anlam katmis; dudaginda, dudak cizgisine paralel bir santimlik yara izi olan; buna ragmen neredeyse kusursuz yuz hatlarina sahip bir genc kapida duruyordu.

"Kim Jongdae'ye bakmistim."

"Kime?"

"Kim Jongdae?" kendini aptal gibi hissediyordu. Telefon Jongdae'nin telefonuydu. Onun verdigi numara degil miydi, kartta yaziyordu. Yanlis mi cevirdim numarayi acaba diye dusundu. Peki neden telefondaki isim, kim oldugunu sormadan bu adresi vermisti.

"Iceri gel." dedi karsisindaki muhtesem varlik. Suho, hipnoz olmus gibiydi. Iceri girmesi icin kenara cekilen gencten gozunu alamayarak odaya girdi.

"Ben sizi rahatsiz ettim, ozur dilerim." Suho, rahatsiz rahatsiz ayakta kivranirken, gencin garip davrandigini farketti. Karsisinda durmus Suho'yu ayrintili bir sekilde inceledikten sonra yaklasti.

"Biraz rahatlamalisin.” Genc, Suho'ya yaklasti. Simdi nefesi Suho'nun yanaklari ve kulaklarini okşuyordu sonra dudakları Suho’nun dudaklarıyla birleşti.

Dehsete kapilan Suho, hareket edemiyordu, karsi da koyamiyordu. Ne oldugunu bilemedigi bir guc Suho'yu gence dogru cekiyordu. Bu sirada yakisikli gencin elleri Suho'yu kesfe cikmisti bile. Suho buyulenmis gibi partnerinin hareketlerine uyum saglamaya basladi. Sanki karsisindaki kizil onu kontrol ediyordu. Icinde alevlenen arzu Suho'yu yok etmeye baslamisti bile.

Sabah gozlerini actiginda once nerede oldugunu cozmeye calisti. Pek kendi odasinin ferahligi yoktu iceride, otel odasiydi burasi. "Aaarrgghhh!!!!" yastigi kafasinin altindan cekip karsidaki duvara firlatti. Vucudunun alt bolumde inanilmaz bir aci hissediyordu. Uzun zamandir kimseyle iliskiye girmemis olmasinin sonucuydu hazin sonucuydu bu.

Otelden ayrilirken resepsiyona ugradi odeme yapmak icin; fakat odeme baskasi tarafindan yapilmisti. Kizil gencin yapmis olacagini dusundu, valenin getirdigi arabasina binip evine dogru giderken, kendini bir anda onceki gecede buldu.

Gizemli kizil sacliyla gecirdigi harika geceyi yeniden yasiyor gibiydi; ama aniden gozu karardi, kulaklari sagir edecek bir ses duydu. Panikle direksiyonu ters yone cevirdi ve bir anda durdu. Dalip gitmis, karsi seride gectiginin farkina bile varmamisti. Neyse ki herhangi bir kaza meydana gelmemisti. Nefes nefese bir sure yol kenarinda bekledi.

Zorlukla eve girdi, kendini odasina atti ve uyumaya calisti. Kizil sacli, bir an olsun gozunun onunden gitmiyordu. Gozunu her kapattiginda gordugu tek sey onun harika yuzuydu. Bir sure sonra uyuyamadigi icin yataktan kalkip bilgisararinin basina gecti. Gunluk islerini takip etmek icin maillerine bakmaya basladi. Bir yandan da gunluk haberleri takip ediyordu. "Meclis'te yine kavga.", "Avrupa'da ekonomik kriz.", "Cin'in Sanayi Imparatorlugu'nun tek varisi hala kayip.", "Havalar 10 derece daha isinacak." "Gencler icin tatil secenekleri." tum basliklari okuyup gunluk takibini bitirdi. Biraz olsun dunun etkisinden kurtuldugunu dusunurken aklina telefon geldi ve Jongdae'nin verdigi kart. Arayip dun aksamki Kizil Sacliya yeniden ulasabilirdi. Telefonu almak icin ceketine uzandi. Tipki dun oldugu gibi once ilk numarayi aradi, numara kapaliydi. Demek ki bu numara bu telefona ait değildi. Ikinci numarayi cevirdi. Numara ucuncu calisinda acildi.

"Hilton Hotel, 1401 numara." dedi. Dun aksamki ses kadar seksi bir ses; ama aynısı değildi. Ancak Suho, duyduğu heyecanın etkisiyle farklı bir insanın kendisine adresi verdiğini anlamamıştı bile.

"Peki." diyip telefonu kapatti, Suho. Kizil Sacliya sonunda ulasmis olmanin verdigi zafer sarhosluguyla dusa kostu.

Mavi bir jean ve spor bir gomlek giydi. Guzel kokulara burundu, saclarini her zamanki gibi yana taradi, arabasinin anahtarlarini ve cuzdanini alip evden cikti. 20 dk sonra Hilton'un onunde arabasini gorevlilere teslim ediyordu. Resepsiyona gecti.

"1401 numara." dedi. Resepsiyonist kati soyledi ve asansorleri isaret etti. Suho, biraz gergin; ama fazlasiyla heyecanliydi. Asansorde kendisine biraz ceki duzen verir gibi saclariyla oynadi, gomlegini duzeltti. Kollarini kivirsa mi daha iyiydi?

Asansorun kapisi acilirken sanki biriyle goz goze gelmekten korkar gibi kafasini yere egdi, Kapi tamamen acildi ve gozleri yerde koridora adim atti. Koridorda yurudu yurudu; ama 1401 numaralı oda yoktu. Sasirdi, "Gerizekali" dedi, kendi kendine. Yanlis katta inmisti. Hicbir sey olmamis gibi yeniden asansore yoneldi, bir ust kata cikti.

1401 numarali odanin kapisinin onundeydi. "huh... dejavu..." diye mirildandi. Kapiyi tiklatti ve iste yine o ayak sesleri. Yaklasan adimlarin sesi ile kalbinin sesi uyumlu bir artis halindeydi. Huzursuzca sallandi oldugu yerde. Kizil Sacli'yi gorunce ne diyecekti ki "Ah, dun aksam bir harikaydi, bu yuzden yeniden geldim; tabi bir sakincasi yoksa o arada da ismini soracagim." mi diyecekti.

Kapi acildi. Karsisinda dunku adam yoktu. Gecirdigi sokla cenesi bir kez daha yerinden cikip ayaklarinin dibine kadar indi. "Ama..." farkinda olmadan agzindan cikivermisti bu anlamsiz kelime. Bir anda kendini jet ucaginin camindan cevreye bakar gibi hissetti, tum goruntu dagilmis, her sey cizgi cizgi olmustu.

Odanin icindeydi, ne zaman girmisti ki iceri, Kendine gelmek ister gibi kafasini sallayip karsisindaki muhtesem figure bakti bir sure. Boyu digerinden daha uzun, koyu kahve dalgali sacli, oldukça esmer teniyle yeni bir kusursuz birey duruyordu. Iki gunde iki kusursuzluk fazlaydi. Kalbinin sesini karsisindaki varlik duyuyor muydu acaba? Insan olarak tanimlayamiyordu; olsa olsa baska dunyalardan gelen bir varlikti bu.

"Daha iyi hissediyor musun kendini?" dedi ses, dislerinin arasindan konusuyor gibiydi.

"Bilmiyorum, sanirim."
"Biraz uzanmak ister misin?" Suho gercekten, bir oyunun icinde oldugunu dusunmeye baslamisti, bir tv programinin aptal reality showuna kurban mı secildim acaba diye dusundu.

"Gerek yok. Ben dun..." cumlesini tamamlayamadan kendini yatakta buldu. Kahve gozlu esmer yaninda oturuyordu.

"Pek de iyi gorunmuyorsun, dinlenmelisin." dedi soguk sesiyle. Kizil sacli da cok soguk konusuyordu, cok umursamaz. Ama gecirdikleri gece... Dalip gitmisken bir anda boynunda bir nefes hissetti. "Goz acip kapayincaya kadar gececek." dedi. Suho'yu yataga itti. Elleriyle Suho'nun ellerini tutup, hareket etmesini engelledi.

"Cok masumsun oysa ki." Kahve gozlerinden şehvet akıyordu, Dolgun dudaklari Suho'nunkilerle birleştiği anda Suho iste yine o ucaktaydi; her sey hizla gozunun onunden geciyordu ve hicbir sey farkedilir degildi. Ucagin hizi sanki onu atese vermisti ve yine o arzu dalgasi tum vucudunu sarsiyordu. Midesinin bulandigini hissetti ve bir anda da hissizlesti.

Ruyasinda kendisine dogru gelen bir arabaya bakiyordu, kacmaya calismiyordu, hareket dahi etmiyordu, izliyordu sadece. Arabanin farlari gozlerini kor edecek kadar yaklastiginda bir anda uyandi. Gozunu kor eden sey aslinda odanin camindan iceri giren gunes isigiydi. Eliyle yuzune siper ederek dogrulup yatakta oturdu. Tum vucudu agriyordu.

"Hah, ne hos, ikinci kez terkedildim." diye soylendi kendi kendine. Yataktan destek alip kalkmaya calisicakken eli bir seye dokundu, bir tene. Panikle bir an donup bakti. Esmer, guzel gozlerini dikmis ona bakiyordu. Yuzundeyse hicbir ifade yoktu. Suho bu durumdan mutlu olmuştu. Sabah uyandığında yanında birini bulmamak gece ne kadar mükemmel ve zevk dolu olursa olsun biraz gurur kırıcıydı. İçinden yanındakine ne kadar minnettar kaldığını geçirdi salakça.

"Gunaydin. Iyi misin?"

"Neden iyi olmayacakmisim. Gayet iyiyim."

"Gece kendini iyi hissetmiyordun. Endiselendim." dedi ayni soguk tavirla. Oysa Suho, yuzunde hic de endiseli bir ifade gormuyordu.

"Sen kimsin? Adin ne?" aslında kızıla sormak istediği şeyleri bir anda bu esmere soruvermişti.

"Once bir dus alayım." bir anda yataktan firlayip odadan banyo yonune dogru giderek gozden kayboldu.

Suho'nun, aksam odayi incelemesi hic mumkun olmamisti. Burasi bir suit odaydi, muhtemelen kapisiz olan kisimdan oturma bolumune geciliyordu, oturma odasindan da banyoya. Kalkip uzerini giyindi. Oturma odasina zorlukla yuruyup etrafa goz atmaya basladi. Duvarlari, kral taci sekilli buyuk cicek desenleri olan kahve ve altin tonlarda duvar kagitlari kapliyordu. Odanin ortasinda ikili bir kanepe ve onunla doksan derecelik acida duran tekli koltuk vardi. Kanepenin karsisindaki duvarda buyuk bir lcd ekran tv.

Aslinda odada bir isaret ariyordu. Geceyi birlikte gecirdigi adama ait bir sey. Fakat gorunurde hicbir sey yoktu. Yeniden yatak odasina yoneldi. Belki orada bir sey bulabilirdi. Pantolonun cebinde bir sey ya da cuzdaninda. Bu yabancinin cuzdanini karistirabilecek miydi?

Neden hala dustan cikmamisti ki.

Thursday, June 20, 2013

The Incredible Choi and Mr, Cho (Part-2)

                

                Kendisi de sakince beni izliyordu. Bir kac denemeden sonra kayit cihazini acmayi basarmis olmanin hakli gururuyla, "Evet, Bay Choi, umarim cevaplarinizi kaydetmemin bir sakincasi yoktur sizin icin." 
               "Cihazi acmak icin verdiginiz o kadar ugrastan sonra mi soruyorsunuz bunu. Hayir bir sakincasi yok, Bay Cho." ismimi bastirarak ve seytani bir ses tonuyla telaffuz etmisti. Bir anca kulaklarimin kizardigini hissetim. Ayni zamanda sinirlenmistim de. Karsimda benimle icten ice dalga gecer bir tavirla oturuyor; fakat hicbir sey yokmus gibi de kibar ve sessiz hareket ediyordu. 
               "Bay Choi, roportajin hangi konuda olacagi konusunda Hae, yani Bay Lee size bilgi verdi mi?"
               "Evet, elbette. Bu sene diplomalarinizi ben verecegim." Saka gibi benden belki de sadece bir kac yas buyuk ultra-mega zengin birinden diplomami alacak olmanin endisesini duydum bir an. Sinirlendigimi belli eder gibi kaslarimi catip dik bir pozisyon aldim. "Size bazi sorularim olacak, Bay Choi."
             "Ben de oyle dusunmustum." dedi ruhsuz bir ifadeyle.Bana guluyordu. Kustah. Yine de elimde olmadan gulumsemesini gornce yanaklarimin ates aldigini hissettim. Daha ciddi gorunmek adina biraz daha dik oturdum. 
             "Bu gorkemli imparatorlugu kurmak icin cok gencsiniz. Bu basarinizi neye borclusunuz." bakislarinda bir golgelenme sezdim, dusunceli bir bakis attiktan sonra:
             "Basariyi insan getirir, Bay Cho. Ben akilli ve dogru insanlarla calisiyorum. Ic gudulerime cok guveniyorum, insanlari tanimak konusunda. Ve simdiye dek basarimi katlamamin en buyuk yardimcisi da bu oldu." 
             "Sadece sansli da olabilirsiniz." boyle bir yorum tamamen kendi kendine dudaklarimdan dokulmustu, liste de boyle bir sey yoktu. O kadar kustahti ki. Yine de cok kisa bir sure saskinlikla bana bakti.
             "Ben ne kadar cok calisirsam sansimin o kadar arttigini dusunuyorum. Tabi bir de enerjisi yuksek bir takimla calisiyorum."
              "Belki de sadece kontrol manyagisinizdir." bu da kendi kendine dokuluvermisti. Kendime mental olarak bir tokat attim. Ne yapiyordum ben. Sadece sorulari sorup, isimi bitirip cikip gitmeliydim.
               "Her seye kontrol uygularim, Bay Cho." bunlari soylerken sesine inanilmaz bir ciddiyet  hakimdi. Gozlerini bana dikmis, hissiz bir sekilde beni izliyordu. Yanaklarim kizardi. Arrgghh lanet olsun neden hep kizariyorum ki. 
                "Yaptigim is sorumluluk sahibi olmami gerektiriyor. Su an kirkbin calisanim var, Bay Cho. Keyfime gore hareket edip, otomotiv sektorune yatirim yapmayi biraksam, ay sonunda yirmibin calisanim birer issiz olurlar. Bu nedenle siz buna kontrol manyakligi diyebilseniz de bence bu isveren sorumlulugundan daha oteye giden bir sey degildir." yine isaret parmagini dudaklarinda gezdiriyor, bir sonraki sorumu sormami beklerken yuzumu inceliyordu. Kalp atislarim hizlandi, kan yuzume hucum ediyor, kizardikca kizariyordum. Neden beni bu kadar sinir bozzucu bir sekilde etkiliyordu ki. Nefes kesici yakisikliligi mi, yakip gecen delici bakislari mi yok parmaklarini dudaginda gezdirisi mi?  
                "Bu arada muazzam guc, gizli hayallerinizde, kendi kendinizi dunyaya her seyi kontrol etmek icin geldiginize inandirmaktan gecer." diye ekledi. Afallamistim, bir insan bu kadar da mutevazilikten uzak olabilir miydi. Kontrol manyagi.
               "Rapor vermeniz gereken bir yonetim kurulunuz yok mu?"
               "Bu sirketin sahibi benim. Kimseye rapor vermem ben." cevaplari beni tiksindiriyordu. Neden bu adam beni bu kadar germisti ki.
               "Is yasaminiz disinda ilgi alanlariniz var mi, Bay Choi."
               "Elbette var. Cok cesitli hem de."
               "Gevsemek icin sadece basketbol mu oynuyorsunuz."
               "Gevsemek? Soyle soyleyeyim o zaman, Bay Cho. Sizin tabirinizle gevsemek icin basketbol oynuyorum. Az once arkadasim cikarken, sizin de bu aksam icin bir basket macina davet edildigimi duydugunuzu saniyorum. Bunun disinda da denizlere aciliyorum, cesitli fiziksel zevklerin tadini cikariyorum. Ben zengin bir adamim Bay Cho, insanlari icine cekecek cok pahali zevklere sahibim."
                "Gay misiniz?" Ah, Lee Donghae. Sana lanet olsun. Bu nasil bir soruydu boyle. 
                Kustah adam sok olmustu, gozleri fal tasi gibi acildi. Bir an ne diyecegini bilemedi ve aniden eski ruhsuz, hafif siritir haline geri dondu. Cok sakin bir tonla;
                "Hayir, Kyuhyun, gay degilim. Sadece kadinlari "
                "Uzgunum burada yaziyordu soru."
                "Arkadasiniza bunu dusundurten ne olmus acaba? merak ettim dogrusu."
                "Yaninizda hic kadinin gorunmemesi, insanlara garip geliyor ve onlarin da ilgilerini cekiyormus. Sanirim bu nedenle boyle bir soru eklendi buraya."
                 "Bunlarin sizin sorulariniz olmadigina emin misiniz?" seytani bir gulumsemeyle topu bana atmisti. Hae'ye lanet ederek ve Bay Choi'nin yuzune bakmaya utanarak -ve tabi salakca agzimda geveleyerek- "Ah... hayir... tabi ki benim degil. Burada yaziyordu hepsi."
                 "Pekala." dedi yine her zamanki ruhsuzluguyla. Ben renkten renge giriyordum. Cok utanmistim. Icimden kafami duvarlara vurmak geliyordu. Neyse ki bir daha onunla boyle bir sohbet ortaminda bulunmayacaktim. Tekrar gorusme dusuncesi bile kanimi donduruyordu. 
                 "Din konusunda cok kati bir aileniz var. Babanizinda bu konuda size karsi cok baskici oldugunu biliyoruz, bu sizin hayatinizi nasil etkiliyor, Bay Choi?" 
                  "Ailemle yasamiyorum, bu nedenle de babamla pek bu konularda konusmuyoruz. Ama inanclarin gerekliliklerine ben de uyuyorum. Zaten isi basariyla goturdugum icin de bir sorun yasamiyorum. Ailemle aram cok iyi onlari seviyorum, onlarda beni seviyorlar." sorularim bitmisti; tam tesekkur etmek icin agzimi acacakken;
                  "Okul gazetesinden arkadasiniz mi Bay Lee?"
                  "Hayir, ev arkadasim."
                  "Buraya gonullu olarak mi geldiniz?"
                  "Bay Lee cok hasta oldugu icin onun adina ben yapmak durumunda kaldim."
                  "Iyi bir arkadassin degil mi, Kyuhyun."
                  "Sanmiyorum."
                  "Mezun olduktan sonrasi icin planlarinizi yaptiniz mi, Bay Cho?
                  "Sadece Seoul'e tasinmayi ve burada calismayi dusunuyoruz. Henuz ekstra bir baska planim yok. Bay Choi, ben artik gitsem iyi olucak sizi engellemek istemiyorum."
                   "Isterseniz burada cok uygun staj programlarimiz mevcut, Bay Cho."
                   "Buraya pek uygun oldugumu sanmiyorum."
                   "Neden boyle soylediniz."
                   "Cok bariz degil mi?"
                   "Bence degil." 
                   "Gitmeliyim. Yetismem gereken bir isim var. Zamaninizi ayirdiginiz icin tesekkur ederim, Bay Choi."
                   "Pekala, Kyuhyun, tekrar gorusunceye kadar, kendine dikkat et." odasinin kapisini benim icin acmisti.
                   Hayatta isteyecegim son seydi bu adamla bir kez daha gorusmekti. Ozellikle de kendisine "gay" muamelesi yaptiktan sonra. Ben ceketimi almak icin esmere dogru yururken arkamdan geldigini  farketmemistim ta ki; "Bana ver JinHye." diyene kadar. Ceketimi asistanin elinden almis, giymem icin tutuyordu. Kalbim yine deli gibi carpmaya basladi. Bu da neydi boyle, ilk yere kapaklandigim andan beri kalbimin bana ihanetleri ardi ardina siralaniyordu. Simdi de yine ayni sey oluyordu, yuzumde mevsim domatesleriyle yarisir kirmiziliktaydi. Utanarak uzattigi ceketi giydim, hic ses cikarmadan hafifce egilerek selamladim ve neredeyse kosar gibi asansore gittim. Hadi cabuk cabuk...Harika simdi de asansorle konusuyordum; konusmak mi resmen yalvariyordum. Bir an once cikmaliydim burdan. Tanriya sukur ki asansor kata geldi ve kapilar bana kucak acarcasina kayar acildi. Iceri girdim, derin bir nefes aldim ve donup "0" tusuna bastim. Asansorun kapilari neden kapanmiyordu derken elini asansorun kapisina dayamis olan yakisikli adamla goz goze geldim. O kadar yakisikli ve cekici olmasi sinirlerimi bozuyordu. 
                  "Gorusuruz, Kyuhyun."
                  "Iyi gunler, Bay Choi." ellerini cekti ve kapilar kapandi. 
                  Zemin kata geldigimde asansorden depar atarak ciktim ve kosarak arabaya gittim. Arabaya binmeden once kafami kaldirip derin bir soluk aldim. 
                   Hicbir erkek beni Choi Siwon'un etkiledigi kadar etkilememisti ve nedenini kavramakta zorlaniyordum. Yakisikliligi? Zenginligi? Kibiri? Ne sacmaliyordum. Bir insanin kibiri nasil olurda beni etkileyebilirdi. Butun bunlar da neydi simdi? Alnimi direksiyona  dayadim ve nefesimle kalp atislarimin duzene girmesini bekledim. 
                   Busan'a dogru ilerlerken; roportaj ve karsimda sorularima cevap verdigi siradaki tavirlari, mimikleri, gozumun onunden gitmiyordu. Cok cekici, ozguven patlamalari hic bitmeyen bir adam olmasinin yaninda asiri kustah ve soguktu. En azindan benim gordugum kisi bu sekildeydi. Aslinda kustah olmaya da hakki vardi. Cok genc yasta cok buyuk basarilara sahip bir adamdi. Donhae'ye simdi daha cok sinirleniyordum. Neden bana onunla ilgili az da olsa bilgi vermemisti sanki. Karsisinda resmen sadece onundeki kagidi okuyan bir aptaldan farksizdim. Tum yol boyunca bu adami akliman cikaramayacak miydim ben. 
                    Busan'da evimizin onune geldigimde kendimi avutabilmistim. Nasilsa onu bir daha gormeyecegim. Icimdeki ses pek de bu durumda hosnut degil gibi bir inleme cikarmama neden oldu. Hizli hareketlerle arabayi parkedip eve girdim. Donghae'ye kayit cihazi ve sorularin oldugu kagidi biraktim, uzerimi degistirip isime gitmek uzere evden ciktim. Roportajin nasil gectigini bile sormasina mahal vermemistim. 
                   Yine tam zamaninda is yerimdeydim. Hemen depo kismina gecip kiayfetlerimi degistirdim ve magazadaki yerimi aldim. Magaza muduru Park Jungsoo beni gulen gozleriyle karsiladi, "Merhaba, Kyu. Yetisebilmene sevindim. Sana pek dinlenme firsati taniyamadigimiz icin uzgunum. Yaz donemi islerimiz cok yogun oluyor, biliyorsun." dedi. Ben de Choi Siwon disinda bir seyler dusunebilecegim icin ise yetisebildigime mutlu olmustum. 
                  "Onemli degil, Leeteuk Hyung. Yorgun degilim." Bana gulumseyip kasaya gecti. Gercekten de mayis donemi isler cok yogundu. Yaz tatiline cikacak insanlar simdiden ihtiyaclarini almak icin akin etmeye baslamislardi bile. Ayni zamanda bir spor giyim magazasi olmasi da daha cok musteri potansiyeli demekti. Magazaya yaz sezonu icin yeni urunler ve gecen ay gelenlerin eksikleri gelmisti. Leeteuk Hyung kasada, kardesi Yesung Hyung da reyonlarda musterilerle ilgilenirken ben ikinci kasada yeni mallarin girisini ve etiketlemesini yapiyordum. 
                  Gece eve dondugumde Donghae'nin beni soru yagmuruna tutmamasi icin, hemen odama kapanmayi planliyordum. Faket isler hicbir zaman planladigim gibi gitmezdi, su an da oldugu gibi. 
                 "Saatlerdir gelmeni bekliyorum. Hicbir sey soylemeden ise kostun. Simdi anlat bakalim. Nasil biri?
                 "Nasil biri oldugu sorulari yanitlama biciminden acikca belli olmuyor mu?"
                 "Hadiiii, bana aptal numarasi yapma Kyu. Adamin nasil yakisikli oldugunu gordun. O konudaki fikrini soruyorum."
                 "Bilmiyorum cok dikkat etmedim; ama cok genc." ne buyuk bir yalanciydim. Kotu olansa yalan soyledigimi Donghae'de biliyordu. 
                 "Eminim etmemissindir." tek kasi havada, yuz ifademden bir anlam cikarir gibi beni inceliyordu.
                 "Gidip calismam gerekiyor. Finalleri veremezsem mezun olamam, mezun olamazsam seninle Seoul'e tasinamam. Arkadasini yaninda istemiyor musun sen. Benden kurtulmaya mi calisiyorsun."
                "Sahte duygu somuruleri yapma seni kucuk seytan. Benim boyle oyunlara gelmeyecegimi biliyorsun."
                "Arrgggghhh Lee Donghae! Tamam sen kazandin. Adam cok yakisikli ve cekiciydi. Karsisinda omuzlarim dik, yuzune bakarak bile oturamadim. Fakat cok kendini begenmis olmasi sinirimi bozdu."
                 "Himm... Bu daha durust bir aciklamaydi, tesekkur ederim. Simdi gidip calisabilirsin." elini usagini gonderir gibi salladi ve kahkalarla guldu.
                "Aptal Hae."
                "Iyi geceler Aptal Kyu." ikimizde manasiz bir kahkaha krizine girdik. Sonra ben finallerime calismak icin odama cekildim. 

              Bir bucuk saat olmustu odama calismak icin gireli. Calisiyor muydum? Hayir. O adamin yuzu gozumun onunden gitmiyordu. Isaret parmagini dudaklarinda gezdirisini her dusundugumde yuzum kizariyor, midemde kelebekler ucusuyordu. Kendimi zorlayip kitaplarimin basina gectim. Bitirme sinavim icin kitap incelemesi yapmam gerekiyordu. Bir kac saat kitapla ilgili inceleme raporumu yazdiktan sonra kendimi yataga zor attim. Kafami yastigime gomup gozlerimi kapattigim anda iki kahverengi goz beynimi delip gecti. Uyu artik Kyu...
                Sabah yataktan kendimi yere atarak kalkabildim, aksi takdirde ondan ayrilmak pek mumkun olmayabilirdi. Hazirlanip ciktim evden, kulagimda muzik, uyur gezer gibi arabaya yurudum. Biraz daha uyuyamaz miydim.
                Magazaya geldigimde Yesung Hyung, siritarak, "Gunaydin, uyuyan guzel." dedi. 
               "Gunaydin, Yesung Hyung, Leeteuk Hyung gelmedi mi?"
               "Hayir o bugun gelmeyecek. Bugun yalniziz."
               "Yalniniz derken. Aiisshhh yine ben reyonda olucam yani."
               "Evet, ufaklik aynen oyle."
              Yesung Hyung'un bana ilgisi vardi; fakat her seferinde bana cocuk muamelesi yaparak kendini avutur, benden uzak durmaya calisirdi. Hos bu tabi ki benim icin iyi bir seydi. Genelde boyle durumlarda kizlar ne derlerdi ~tipim degilsin~ ya da ~ilgimi cekmiyorsun canim~, oyle bir seyler iste. Biraz da Leeteuk Hyung'dan cekiniyor olsa gerekti. Yesung Hyung, biraz farkli zevkleri ve aliskanliklari olan biriydi. Magazada olmadigi gunleri evde kendi zekasini test ederek ve fotograf cekerek gecirirdi. Onceki sene mezun olmustu, arkeoloji bolumunden, yaz donemlerinde 3 aylik kazialra gidiyordu. Buyuk ihtimalle gelecek hafta biz mezun olurken, Yesung Hyung'da kimbilir hangi ulkede hangi yuzyildan kalma bir seyin kemiklerini fircaliyor olacakti.  
           "Kahvalti yaptin mi Kyu?"
           "Biliyorsun Hyung, ben kahvalti yapmam."
           "Pekala unutmus olabilirim degil mi?"
           "Yasli kurt. Ben su sorf sortlarini asicam askiya, dun etiketleme nedeniyle ona zaman kalmamisti."
           "Tamam."
           Renk tonlarina gore sortlari askilarina asarken;
           "Deniz gozlugu ariyordum, bana yardim eder misiniz?" diye seslendi bir musteri. Isimi biraktim, girise dogru yoneldim ve cene kemigim yerinden cikti. Agzim bir anda gecirdigim sokla acilivermisti.

,,,

Saturday, June 15, 2013

The Incredible Choi and Mr, Cho (Part-1)


              Aynaya yuzumu sikintiyla burusturarak baktim. Yuzumde ayin karanlik yuzundeki kraterlerin boyutundaki cukurluklar canimi sikiyordu ve tabi hastalandigi icin sacma sapan bir ise beni surukleyen Lee Donghae de. Oysa ki bugun de dahil tum hafta boyunca final sinavlarima calisiyor olmam gerekirdi. Simdi burada disari cikmam ve biraz da prezentabl gorunmem gerektigi icin suratima fondoten basiyordum. Aksi takdirde bu kraterlerle insan icine cikamazdim. Oflaya poflaya sacima bir sekil verip yuzumu biraz bakilir bir hale getirdim. Odaya gecip, duzgun jeanlerimden birini giydim, uzerime de mavi gomlegimi ve spor bir ceket gecirdim. 
               Donghae benim oda arkadasimdi ve gribe yenilmek icin bu haftayi bulmustu ve ozellikle de bugunu. Bu nedenle de adini daha once hic duymadigim bir multimilyoner is adamiyla okul gazetesi icin sozlestigi roportaja gidemeyecekti. Boylece ben gonullu edilmistim. Ineklemem gereken sinavlarim ve ogleden sonra gidip calismam gereken bir isim vardi halbu ki. Choi Sirketler Grubu'nun CEO'su ile roportaj icin Seoul'e 3 saatlik bir yol kat etmem gerekecekti. CEO Choi, ayni zamanda okulumuzun en onemli bagiscisiydi ve mezuniyetimizde diplomalarimizi onun elinden alacaktik. Bu nedenle bu Donghae icin onemli bir roportajdan ote buyuk bir basari idi.
                Donghae oturma odansindaki kanepeye kivrilmis, baygin bakan gozleriyle benim evin icindeki kosusturmami seyrediyordu.  Hastalikli cirlak sesiyle, "Kyu, cok uzgunum seni mecbur ettigim icin; ama bu gelecekteki kariyerim icin de cok buyuk bir adim olucak. Adamdan randevuyu koparmam 6 ayimi aldi, simdi erteleyecek olsam, bir alti ay daha buna ugrasmam gerekecekti. Yalvaririm beni affet." Bunu nasil basariyordu bilmiyorum. hastayken bile cok yakisikli  gorunuyordu. Her zaman bebek gibi bakan kahverengi gozleriyle beni cok kolay ikna edebiliyordu. 
                "Sorun degil, sana kizgin degilim. Bu yuzden affedecek bir sey yok. Ilaclarini almalisin."
               "Ictim coktan, tesekkur ederim... Her sey icin..."
               "Rica ederim. Dolaba senin icin corba hazirlayip koydum. Lutfen icmeyi imal etme."
               "Tamam. Kyu, al iste burda ses kayit cihazi; kayit dugmesine basman yeterli ve soracagin sorularin yazili oldugu dosya."
               "Ok. Baska bir sey var mi?"
               "Hayir, Kyu, tekrar cok tesekkur ederim."
               "Hadi ciktim ben."
               Kendi kulustur arabam yerine, Donghae, rahat ve hizli bir sekilde gidip gelmem icin kendi Audi A5'ini bana vermisti. Busan'dan Seoul'e ilerlerken yollar acikti ve 2 ye kadar Seoul'de olmam gerektigi icin rahatca yetisebilecegimi umuyordum. Donghae'nin son model arabasiyla yolculuk etmek eglenceliydi; ozellikle de gazi koklediginizde yollar akip giderken.
               Son durak Bay Choi'nin kuresel sirketinin merkez binasiydi. Her mimarin hayalini susleyen 35 katli her tarafi celik ve camdan olusan is merkezinin girisinde kum tasindan bir sutunda parlak harflerle CHOI CORP. yaziyordu. Oraya vardigimda saat ikuye ceyrak vardi; devasa -ve samimi olmam gerekirse sinir bozucu- cam, celik ve siyaah cimstone granit tasi lobiye adim atarken gec kalmadigim icin derin bir oh cektim. 
                 Saglam granit masanin arkasindan cok cekici, bakimli, esmer bir kadin bana gulumsedi. Uzerinde gordugum en sik krem rengi ceket ve pembe gomlek vardi. Kusursuz gorunuyordu. 
               "Bay Choi'yi gormeye geldim. Lee Donghae adina Cho Kyuhyun."
               "Bir saniye, lutfen, bay Cho." Ben sikilgan bir tavirla karsisinda dikilirken kasini kaldirdi. Lacivert ceketim yerine Hae'nin spor ceketlerinden birini giymedigime pisman olmaya basliyordum. Yine de sik giyindigimi dusunuyordum. Kadin sinirimi bozamiyormus gibi gorunmeye calisarak, kaslarimi catip etrafa bakindim.
               "Bay Cho, lutfen suraya imza atin, Bay Choi sizi bekliyorlar. Lutfen soldan en sondaki asansore binip oturbesinci kata cikin." diye kibarca emir vererek beni yonlendirdi. Elimde, uzerinde "Ziyaretci" yazan guvenlik kartiyla guzel esmere zoraki bir gulumseme atip arkami dondum. Bir kart beni bu kadar acikca ifade edemezdi, o kadar belliydi ki bir "Ziyaretci" oldugum ve buraya hic uyum saglamadigim.  Asansore ilerlerken benden daha bakimli ve cok daha sik iki guvenlik gorevlisinin yanindan gectim. Asansor 35. kata geldiginde yine kendimi kocaman ve yine siyah granitten zemini olan  bir lobide buldum.  Etrafa saskin saskin bakarken; bir onceki kadar esmer ve guzel bir kadin beni selamlayarak karsiladi. "Bay Cho, Bay Choi birazdan sizinle gorusecek, ben ceketinizi alayim." Alel acele ayni zamanda da panik hareketlerle ceketimi cikardim. "Lutfen oturup, keyfinize bakin." dedi ceketimi gotururken. Koridorun sonunda bir kapi acildi ve yeni bir esmer kadin ortaya cikti.  
               "Hosgeldiniz, Bay Lee."
               "Cho Kyuhyun. Bay Lee adina ben geldim."
               "Benim hatam, oysa ki bilge verilmisti. Bir sey icmek ister misiniz?"
               "Su, lutfen."
               "JinHye, lutfen Bay Cho icin su getir." az once ceketimi alan esmer masasindan firlayip koridorda bir kapinin arkasinda kayboldu. Esmerin gelmesini beklerken etrafi incelemeye koyuldum. Oturdugum yerin karsisinda en az yirmi sandalyeli bir masanin oldugu kocaman bir toplanti odasi, onun da caminin disinda muhtesem Seoul manzarasi vardi. Vay canina.
               Lanet olasi Donghae, neden bana bu adamla ilgili ufak da olsa bilgi vermemisti. Hakkinda hicbir sey bilmedigim bir adamla nasil roportaj yapacaktim. Elimdeki bir kac sorudan baska hicbir sey yoktu. Neyse zaten buraya kendim icin gelmemistim, sorulari soracak, cevaplari kaydedecek ve gidecektim. Ben boyle kendi kendime konusurken Bay Choi'nin odasinin kapisi acildi ve iceriden siyah sacli, uzun boylu, keskin ifadeli yakisikli bir adam cikti. 
                Kapiyi kapatmadan bir anda iceri dondu, "Aksam basketbol, Choi?"
                Ben cevabi duyamamistim ama genc adam duymus olacak yarim bir gulumsemeyle iceriyi selamlayip kapiyi kapatti. Yanimdan gecerken de "Iyi gunler, hanimlar" dedi ve asansore ilerledi. Esmerlerden ust kademede olan "Bay Choi simdi sizi gorecek, Bay Cho, iceri girebilirsiniz." Titrek hareketlerle notlarimi alip acik duran kapiya dogru yurudum, tam iceri adim atarken kendi ayagima takilip yuz ustu, adamin ofisine serildim. 
               Kahretsin! Ben ve iki sag ayagim! Bay Choi'nin ofisinde dizlerimin uzerine toparlanmis tam ayaga kalkacakken, bir el bana yardimci olmak icin uzandi, tuttum,  kadar utanmistim ki. Basimi kaldirip yuzune bakmam icin kendimi zorladim. Aman Tanrim! Adam cok gencti. 
                "Bay Lee." diyerek elini bana uzatti, parmaklari uzundu, ellerinin damarlari gorunuyordu. Cok erkeksi; ama bir o kadar da bakimli ve yumusakti elleri. "Adim Choi Siwon. Iyi misiniz? Biraz dinlenmek ister misiniz."
                Cok genc... Ve cekiciydi, hem de cok cekici. Uzun boyluydu, uzerinde cok sik siyah bir takim, beyaz bir gomlek ve yine siyah bir kravati ile siyah saclari ve bana isil isil bakan yogun kahve gozleri vardi. Bense ona cevap verebilmek icin sesimi ariyordum. Eger bu adam yirmili yaslarinda degilse ben de kesinlikle bir maymunun amcasiydim. Aptal aptaal yuzune bakarak elimi uzattim ve el sikistik. Parmaklarimiz temas edince, vucudumdan elektrik akimi gecmis gibi urperdim.
                "Bay Lee rahatsizlandigi icin beni gonderdi. Umarim sizin icin bir sakincasi yoktur, Bay Choi."
                "Ve adiniz?" dedi. Sesi sicacikti ve biraz da benimle alay eder gibi ilgili gorunuyordu. Her seyden ote cok kibardi. 
                 "Cho Kyuhyun. Hae ile birlikte... Donghae ile yani Bay Lee Donghae ile birlikte PNU'da Ingiliz Dili ve Edebiyati okuyorum."
                 "Anliyorum." demekle yetindi, hafifce gulumsuyordu, "Oturmak ister misiniz?" diye ekledi; uzun deri bir kanepeyi isaret ederek. 
                 Ofisi bir kisi icin fazlasiyla buyuktu, masasinin arkasi tamamen camdan olusuyordu ve neredeyse tum Seoul merkezine hakimdi. ofisin bir tarafinda yien buyuk sayilabilecek bir toplanti masasi vardi, Karsi duvarda ise bir yildiz olusturacak sekilde dizayn edilmis onlarca kucuk resim vardi. Bu fikri begenmis ve harika resimlere dalip gitmistim. Bakismalarimi yakalayan Bay Choi, "Kendi calismalarim." dedi. 
               Dikkatim kendisi ve resimler yuzunden dagilmis halde, "Cok hoslar, fazlasiyla da siradisi." 
                Karsimda bir koltuga kurulmus, bacak bacak uzerine atmis ve bir elinin isaret parmagini dudaklarinin uzerinde dolastiriyordu. diger eli ise dizinin uzerinde idi. Kibar bir gulumsemeyle beni izlerken bu adamin Adonis'in gunumuzdeki yansimasi olabilecegini dusunmekten kendimi alamadim. Gulumserken iki yanaginda da beliren gamzeleri... Kendine gel Kyu. Kendimi icine dustugum dipsiz ve sapikca duygulardan geri cekip, kulaklarim kizarmis bir vaziyette cantamdan notlari ve kayit cihazini cikarmaya koyuldum. 

...




_____
not: ilk uc bolum bir kitaptan neredeyse birebir c(alinti)dir ve olacaktir. Hikayenin baslangicindan cok etkilendigim icin boyle yazdim. Biraz kolaya kacmak gibi oldu ama ilerleyen bolumlerde ben bizzat kendim konunun tek hakimi olacagim