Bir elinde, ucunda küçük bir Güney Kore bayrağı takılı sopasını havada sallayarak ilerleyen tur rehberi; diğer eliyle de gelen aramayı yanıtlamak için çantasında, çalmakta ısrar eden telefonu bulmaya çalışıyordu. Bir an durakladı, bayrağı koltuk altına alıp iki eliyle çantasını karıştırmaya başladı. Sonunda telefonuna ulaşan tur rehberi yüzünde meydana gelen zafer edasıyla telefonu yanıtladı.
"Efendim, Messy"
"Hanım nerdesin iki saattir."
"Unuttun mu, bugün Cumartesi."
"Eeee."
"Bugün benim rehberlik günüm."
"Pazar günü değil miydi, shiftini mi değiştirdin?"
"Bugün olması gereken arkadaşın kursu varmış. Onunla
değiştirdik."
"Efff, hafta sonu organizasyonu yapalım diye aradım seni, yalan oldu
yani şimdi."
"Eh, öyle gibi. Siz buluşun gelirsiniz bir ara yanıma da. Bugünkü
tayfa Koreli."
"Laaaannn, cidden mi? Tamam öğleden sonra sendeyiz."
"Tamam, Sultanahmet'te olucam ben tüm gün, haber verirsiniz."
"İyi, hadi mıncırdım."
Turist kafilesinden iki tip tüm bu telefon görüşmesi boyunca kendi aralarında
şakalaşıyorlardı. Sıska olan kısa boylu olana öndeki tur rehberini işaret edip;
“Bize nereye gittiğimizi söylemek
yerine telefonla konuşuyor. Bunu da nereden buldular böyle.”
“Belki önemli bir konudur belki.”
“Dostum, çok iyi niyetlisin.”
“Sen ise çok kötü.” Gülüştüler ve
etrafın fotoğrafını çekmeye koyuldular.
Kafile, Sultanahmet’e geldikleri
otobüsten baya bir uzaklaşmış; bu sırada telefon görüşmesini bitiren tur
rehberi, yanından geçtikleri tarihi yapı hakkında bilgi vermeye başlamıştı.
Herkes ilgiyle genç kızı
dinliyor ve profesyonel fotoğraf makinelerinin flashlarını peş peşe
patlatıyorlardı. Nisan ayı için güzel denecek havalardan biriydi.
Sultanahmet’te tüm her yer yeşile bürünmüş, ağaçlarda toz pembe ve beyaz
çiçekler açmıştı.
Farklı ülkelerden gelmiş
binlerce turist tarihi yarımadanın altını üstüne getirmeye yemin etmiş gibi etrafta
dolaşıyorlardı.
“Eylül Hanım! Eylül Hanım!”
Ayasofya’ya giriş kuyruğunda
beklerken bir yandan da Ayasofya’nın nasıl camii haline geldiği bilgisini veren
tur rehberi, sesin geldiği yöne bakıp, yakışıklı turiste;
“Evet.” Dedi.
“Üzgünüm; ama merak ettim, neden bir
çok insan sarı-kırmızı renklerde giyinmiş. Özel bir gün mü bugün?”
“Ah, evet. Bugün burada Galatasaray ve
Real Madrid arasında oynanacak olan Şampiyonlar Ligi maçı var. Bu insanlar
Galatasaray taraftarları ve takımlarını desteklemek için böyle giyinmişler.”
“Real Madrid mi? Woooww. Bizim
izlememiz de mümkün mü?” bu sırada konuyu dağıtmış olan gence diğer
turistlerden mırıldanmalı tepkiler geliyordu; gencin arkadaşları da O’nu taklit
edip gülüşüyolardı.
“Bilet almak istiyorum.”
“Bunun pek mümkün olabileceğini
sanmıyorum. Bu önemli bir maç ve biletleri günler öncesinden tükendi.”
“Bulmalısınız. Şirketle görüşebilir
miyiz”
“Tabi, ben sizin adınıza görüşeceğim.
Şimdi lütfen içeri girelim ve bu güzel tarihe şahitlik edelim.” Yeniden genele
seslenip onları Ayasofya’nın içine doğru yönlendirdi tur rehberi.
“Pabo…Ahahahaaahdakkdjak” diye omzuna
vurdu futbol meraklısı arkadaşının ismi Eunhyuk olan sıska genç.
“Ya! Hyukjae!” diye karşılık verdi
Donghae.
“Hyung, ben İspanya’da Barcelona’nın
maçına gitmiştim. O adamlar inanılmaz, “
“Benimle maça gel o zaman, Kyu.”
“Ben de gelicem.” Dedi. Uzun boylu
yakışıklı.
“Stadlara, atların girmesinin pek
mümkün olduğunu sanmıyorum dostum.” Diye dalga geçti sıska genç.
“Balıklar ve maymunlar girebiliyorsa
ben de girebilim, Hyuk.” Diyerek karşılık verdi yakışıklı olan.
“Hey! Yesung hyung fotoğrafımızı
çekiyor, poz verin millet.” Diye seslendi ufak tefek şirin genç. Hepsi yan yana
geçip ‘V’ pozu vererek sırıttılar.
“Hyung, fotoğrafa bakabilir miyim?”
diye Yesung’un yanına yaklaştı Sungmin isimli yakışıklı kumral genç. Telefonda
gördüğü fotoğraftan sonra gözlerini devirdi ve; “Yanlış alarm beyler, adam
kendi selcasını çekiyormuş.”
“Ya!.. Hyung!..” diye tepki verdiler
Yesung’a. Yesung ise şeytani şeytani gülümseyip. “Aptallar.” Demekle yetindi.
Eskiden kilise olan ve İstanbul’un
fethinden sonra camii olarak kullanılan dev Ayasofya’nın ihtişamına kapılmış
herkes kubbeden ve işlemelerden gözlerini alamıyordu. Bu sırada tur rehberi
genç kız, kısa boylu, Donghae isimli gencin yanına yaklaştı. “Mr.Lee, akşamki
maç için kaç bilet istediğinizi öğrenebilir miyim?”
“Ben, Hyuk, Yesung hyung, Siwon, Kyu,
Ryeong ve Sungmin hyung, Henry ve Zhoumi. Hmmm 9 kişilik lütfen.” Dedi.
“Tamam. Hemen ilgileniyorum.” Dedi ve
elinde tuttuğu telefonu kulağına götürüp. “ Burcu Hanım, dokuz adet bilet
istiyoruz. Yo hayır benim zaten biletim var. Ah, evet biliyorsunuz ben bunu
asla kaçırmazdım. Öyle mi, peki o zaman, teşekkürler.” Telefonu kapatıp Donghae’ye döndü.
“Maç için gelmesi beklenen bir grubun
rezervasyonu iptal edilmiş ve elimizde biletler var. Akşam için maçı
izleyebileceksiniz Mr.Lee.”
“Yesss! Teşekkürler.” Sevinçli genç,
sıska Hyukjae’nin boynuna atladı. “Maça gidiyoruz, dostum.”
“Tamam fishy, in tepemden.”
Öğle yemeği için, Türk yemeklerinin
tadına bakmaları için kafileyi, tarihi bir lokantaya götürdü tur rehberi.
Neredeyse herkese tek tek, hangi yemeğin nasıl olduğunu anlatıp önerilerde
bulunuyordu. O sırada birkaç saat önce telefonda konuştuğu arkadaşı ve iki
arkadaşı daha lokantaya gelip tur rehberine sarıldılar.
“Nerde yakışıklılar.” Dedi Messy.
“İki yandaki masadalar. Görmelisin, çok
şirinler ve çok şımarıklar.”
“Yaa, yerim. Hadi bizi tanıştır.”
“Len, nasıl tanıştırayım.”
“Üff, utangaçlık yapma kızım.”
“Ya utangaçlıkla ne alakası var,
çalışıyorum ben. Sana çöpçatanlık mı yapıcam.”
“Yapıcaksın tabi.”
“Gel Messy, biz kendimiz tanışırız.” Dedi
Seda. Messy’nin koluna girip hala menüden yemek seçmeye çalışan genç
turistlerin yanına gittiler.
“Neyse, en azından çocuklar İngilizce bilmiyor.”
“İyi de bizim kızlar Korece biliyor.”
“Heeee, o kızmı atlamışım ben,
Serbetssi, sorry. Hadi gel bana yardım et, yemek seçemiyorlar.”
“Tamam.
Neden Seoul Restaurant’a götürmedin adamları?”
“Türk mutfağını merak ediyolarmış.”
“Eylül kızlara bak!”
“Bunlardan korkulur.” Dedi tur rehberi
Seda ve Messy çoktan gençlerin
masasına oturmuşlar, onlara yemekler hakkında kronolojik bir sallama hikaye
anlatmaya koyulmuşlardı bile.
“Bu yemek, 1500’lü yılların başında,
sarayda padişaha en sık servis edilen yemeklerden biriymiş.” Diye, Seda, kendisine
dönük 18 çift göze hikaye anlatıyordu. Yanında oturan Messy ise gözüne
kestirdiği garip bakışlı, Yesung isimli çocuğu inceliyordu.
“İşte bu yüzden yemeğin adı hünkar
beğendi kalmış, ve bunu bulan aşçının adı hiç hatırlanmamış.”
“Wooooaaaw! Sen çok zekisin, tüm
bunları nerede öğreniyorsunuz.” Diyerek şaşkınlığını belirtti Siwon isimli
yakışıklı.
“O zaman bu yemekten yemek istiyorum.”
Uzun boylu Zhoumi isimli Çinli.
Seda ve Messy’nin yardımıyla
sonunda ne yiyeceklerine karar verebildiler. On beş dakika sonra garsonlar
yemekleri servis ederken masada kimsenin çatalı kendi tabağında değildi. Herkes
yanındaki ya da karşısındaki arkadaşının sipariş ettiği yemeğin tadına bakma
çabasındaydı.
“Bunların bu kadar şirin
olabileceklerine inanmıyorum. Ayh deliricem şimdi.”
“Messy, ben aşık oldum.”
“Ben de.” Birbirlerine hüzünle bakıp “aawww”
diye boyunlarını büküp gülüştüler. ........
*Herhangi bi imla kontrolü yapılmamıştır. Burası yanlış diye artistlik yapmayın olim... Bir de tek bölümde bitmeyeceğini anladım o yüzden bölüm bölüm yayınlamak mantıklı geldi. Neyse, Serbetssi'nin isteği üzerine şimdi O'nun masum hikayesine geçeceğiz. Öptüm....
E geleceği görmüş ol, kapına dayansın arkadaşlar ne diyelim sdbkladblasdu GD maçına giden Suju geldi gözümün önüne allahım XD
ReplyDeleteDevamı gelecek hatta part part yayınlanacak demişsin ama devamına dair bir ip ucu yok etrafta :'( Boynu bükük kaldım
Tradianen'den kafayi kaldirirsam olur diye umuyorum. gozlerinden opuyorum UNNIE
Delete